Karamazof Kardeşler’den – Büyük Engizisyoncu

“Büyük Engizisyoncu” Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” eserinde geçen kurgusal bir hikâyedir. Başkarakterlerden biri olan İvan yazdığı bu hikâyeyi papaz olan kardeşi Aleksey’e yani Alyoşa’ya okur. Fransa’da erken dönem manzume şeklinde yazılmış eserlerde olduğu gibi bu öyküde de ilahi bir varlık, İsa, yeryüzüne inmiştir. İvan’ın kendi hikâyesini, yer, zaman, mekân olarak, tasviri ise şöyledir:

“Benim öyküm İspanya’nın Sevilla kentinde geçiyor, engizisyonun bütün dehşetiyle yaşandığı bir dönemde… Elbette, onun yeryüzüne bu inişi, pek de vaat ettiği gibi, zamanın sonunda, bütün ilahi yüceliğiyle, birdenbire ‘doğudan batıya her yerde parlayan bir şimşek gibi’ çakarak gerçekleşmez. Hayır, kendi evlatlarını bir an için de olsa ziyareti, tam da sapkınlar için alevlerin yakıldığı zamanda ve yerde gerçekleşir.” (s.13)

İsa tam da bilindiği üzere hastaları iyileştirmekte, ölüleri diriltmektedir. Bu şifa ve mucize anları da ilk defa gerçekleşmiş ya da benzeri bilinmeyen bir hikâyeyi değil, aksine İncil’den yapılan alıntılara gönderme şeklindedir. Muhtemelen Yuhanna 9:1-7 ayetlerinde bahsi geçen doğuştan beri kör olan adamın gözlerine şifa verir, fakat şifa anı Pavlus’un körlüğünün çözüldüğü an şeklinde resmedilir. Yine Müjde’lerden bir başka mucize anı, havra yöneticisinin kızını ölümden dirilttiği andır (Matta 5:35-42). Tüm halk coşku içinde onu karşılamakta, çocuklar yollarına çiçekler atmakta, şifalar ve mucizeler karşısında ağlama sesleri, haykırışlar yükselmektedir. Hayal olabilecek kadar bu güzel anlar, Büyük Engizisyoncu olan Kardinalin gelişi ve İsa’yı tutuklatmasıyla son bulur. Fakat öyküyü bina eden konu da, bu tutuklanmanın ardından Kardinal’in İsa’yı hücresinde ziyaret etmesi ile başlar.

            “ ‘Sen misin gerçekten? Sen?’ Ama yanıtı beklemeden hemen ekler: ‘Yanıt verme, sus. Ne diyebilirsin zaten? Ne diyeceğini gayet iyi biliyorum. Zamanında söylemiş olduklarına en ufak bir şey ekleme hakkın yok. Neden gelip düzenimizi bozuyorsun? Zira sen de gayet iyi biliyorsun, buraya gelmekle düzenimizi altüst ettin. Peki, biliyor musun yarın ne olacak? Kim olduğunu bilmiyorum, bilmek de istemiyorum: İster onun ta kendisi ol ister yalnızca ona benzeyen biri, yarın seni yargılayacak ve en adi sapkın olarak cayır cayır yakacağım; daha bugün ayaklarını öpen o halk da yarın başımla vereceğim bir işaretle yandığın ateşe odun atmak için koşuşturmaya başlayacak, biliyor muydun bunu? Evet, muhtemelen biliyorsun.’ diye yanıtlar düşünceli bir ifadeyle; gözlerini bir an olsun tutsağından ayırmamaktadır.” (s.17)

Dostoyevski burada İsa’nın bir sıpa üzerinde Yeruşalim’e girdiğinde halkın coşkun sevinç ile karşılamasına, birkaç gün sonra aynı yoldan geçerken halkın kötü tezahüratı eşliğinde çarmıha gidişine gönderme yapar. Fakat asıl soru Kardinal’in İsa’ya olan öfkesinin sebebidir. Bu sebep sadece ateist İvan’ın kaleminden çıkmış kısa bir kurgusal öykü müdür, yoksa Dostoyevski’nin özgür insandan beklentisi olan devrimci kişi özlemi midir?

            “ ‘Sen de o zamanlar sıkılıkla derdin ya: ‘Sizi hür kılmak istiyorum.’ Oysa şimdi o “hür” insanları gördün işte. Evet, gerçi bu mesele bize epey pahalıya patladı, ama sonunda senin adına nihayete erdirdik. On beş asır boyunca senin çıkardığın hürriyet belasıyla uğraştık, ama şimdi artık konu kapandı, üstelik bir daha açılmamak üzere kapandı. Kapandığına inanmıyor musun? Bana böyle sakin sakin bakarak, senin öfkene bile layık olmadığımı mı ima ediyorsun? Ama şunu bil, şimdi ve bugün bu insanlar bütünüyle hür olduklarına her zamankinden daha eminler, üstelik bize hürriyetlerini kendileri getirip tam bir itaatle ayaklarımızın dibine yine kendileri bıraktılar. Ama bu da bizim marifetimizle oldu; sen de böyle bir hürriyet arzulamıyor muydun?”(s.19-20)

“ ‘Çünkü ancak bugün insanların mutluluğundan söz etmek ilk kez mümkün oldu. İnsanın fıtratında isyan vardır; isyankâr hiç mutlu olabilir mi? Seni defalarca uyarmışlardı. Seni kaç kez uyarmış, ihtar etmişlerdi, oysa sen uyarıları dinlemedin ve insanları mutlu kılacak yegâne yoldan döndün; ama şükürler olsun, giderken bayrağı bize devrettin.”(s.20)

İvan’ın Alyoşa’yı “İşte ihtiyarın dilinin altından çıkaracağı en büyük bakla da o.” (s.20) sözleriyle tarif ettiği ana, öykünün kendisini tamamlayan imlikleri tek tek incelemeye başlayacağı ana gelir. Fakat bu öyle bir andır ki, bir yanda tamamen kötülüğü ve dahi şeytanı temsil eden, dinmek bilmez, isyankâr, dili acılık dolu ruh, diğer yanda yüceliği temsil eden sükûnet vardır. Tüm olay İsa’nın Kutsal Ruh ile vaftizinden sonra çölde geçirdiği 40 günlük oruç zamanıdır. Elbette konu oruç zamanından ziyade bu dönemde İsa’nın içinden geçtiği ve Hristiyan terminolojisinde “denenmeler” olarak geçen zaman dilimidir.

“Korkunç ve zeki ruh, yıkımın ve yokluğun ruhu, bu yüce ruh seninle ıssız bir yerde konuşmuştu, bize de kitaplarda söylendiğine göre seni bir nevi “sınamıştı”. Öyle değil mi? Öyleyse, üç soruyla seni sınayacak teklifler sunduğunu, seninse bunları elinin tersiyle ittiğini ve bunun da kitaplarda “sınamalar” olarak geçtiğini söylersek gayet isabet kaydetmiş oluruz, yanılıyor muyum?” (s.22)

Aslında insanın vicdanını bastıracak 3 ana faktörden bahseder Engizisyoncu. Ve elbette İsa çöldeki denenmesinde bu faktörleri insan için ortadan kaldırmış olur: Mucize, sır ve otorite.

“Hürriyet vaadiyle insanlara gitmek istiyorsun, ama ellerin bomboş; oysa insanlar kendi basit yaşamları içinde, fıtratlarına yazılı asilikleri içinde hürriyeti akıllarına bile getirecek halde değiller; hatta ondan korkar ve ürkerler, çünkü ister fert ister cemiyet olarak insan için hürriyetten daha ağır bir yük vaki değildir! Şu uçsuz bucaksız, kızgın çöldeki taşları görüyor musun? Haydi, onları birer somun ekmeğe çevir. Çevirirsen bütün insanlık, minnettar ve itaatkâr bir sürü halinde peşinden gelecek; ama aynı zamanda gün gelip onlara ekmeklerini vermekten vazgeçeceksin diye korkudan tir tir titreyen bir sürü olacak bu. Oysa sen, tam da insanlığı hürriyetten mahrum bırakmamak için bu teklifi reddettin; öyle ya, ekmeğe itaatle gelecek bir hürriyete hürriyet mi denirdi sana göre?” (s.23)

Kardinal’in bahsettiği bu üç faktörü İsa’nın sırf kendi adına değil ama tüm insanlık adına elinin tersiyle itmesi, insanlığı da zorluğa, vefasızlığa ve şüpheye mahkûm eder. Aslında bu mahkûmiyet insan için hürriyet olarak ona hediye edilmiştir. İyiyi ve kötüyü bilme arasında yapacağı seçimdir bu. İnsana verilen özgür iradedir asıl mesele. Kardinal için bu, insanı özgürleştiren değil, aksine onun elini kolunu bağlayan, yükü altında ezildiği bir mahkûmiyettir. Ona kalsa özgürlük, özgür iradenin olmadığı yerde başlar ve insan bu özgürlüğü kendisinin elinden alacağı kişiyi özlemle bekler. Kendisinin karar verip, bu yükün altında ezilmeyeceği bir hayatı düşler insan, öylesi bir hayatı içtenlikle kabul eder. Bunu sağladığını söyleyen kişiye de elbette sevinçle biat edecektir. Bu zor, ağır, haksızlık dolu dünyada… Açlığın, sefaletin kol gezdiği yaşamlarda

“Biliyor musun, asırlar geçecek de hala insanlık kendi âlimleri ve ilimlerinin ağzından, suç diye bir şeyin olmadığını, hatta belki günahın bile olmadığını, tek sorunun boş mideler olduğunu iler sürecek: ‘Önce ağızlarına bir lokma koy da sonra onlardan erdem bekle!’ işte sana karşı yürüyenlerin, senin tapınağını basıp darmadağın edenlerin sancaklarında böyle yazacak.” (s.23)

Dostoyevski’deki aşırılık, ölçüsüzlük, bu monologda da gözden kaçması mümkün değildir. Benzer ölçüsüz bir karşılaştırma ile Engizisyoncu ve İsa misyonlarını birbirine vurur. Bu daha önce benzeri görülmemiş bir çatışmadır.

“Sana göre, o kadim ve sağlam kanun yerine, insan önündekinin kötü mü iyi mi olduğuna hür kalbiyle karar vermeliydi ve bu kararında senin suretinin rehberliği dışında hiçbir etki olmamalıydı; peki böyle bir insan, sonunda seçme hürriyeti gibi korkunç bir yükten usanınca senin suretini de senin doğrularını da buruşturup bir kenara atacağını acaba hiç düşünmedin mi? Eninde sonunda insanlar doğruyu senin temsil edeceğini, çünkü onlara bu kadar dert ve çözülmez bulmaca bırakmaktan daha büyük bir eziyet ve bela olmayacağınız haykıracaklardı. Böylelikle sen de kendi uygarlığının temellerini kendin oymuş oldun, hiç kimseyi suçlama.” (s.28)

İnsanlığın Tanrı’nın varlığını sorguladığı noktada, özellikle acı sorununa baktığında görmezden gelmeye çalıştığı özgür irade konusunda insan ve vicdan arasındaki bağı kopartır. İnsanın kötülüğü, problemi, zorluğu, başarısızlığı her durumda bir başkasına atma ve bir şekilde işin içinden ak kaşık olarak çıkma konusundaki başarısını farklı bir perspektiften sunar. Öyle bir dünya yaratır ki, insan bir kukladan öteye geçemez. Ama aynı zamanda tüm sorumluluklarından ve hatta kendinden bile kurtulmuş olarak kendisine yeni bir dünya sunana mutlulukla secde eder.  

  “Biz kızınca titreye titreye büzülecekler, akılları kaçacak, gözleri çocuk ve kadınlarınki gibi yaşlarla dolacak, ama bir parmak şıklatmamızla neşelere, kahkahalara, çocuk şarkılarındaki ışıltılı mutluluğa boğulacaklar. Evet, onları çalışmaya zorlayacağız, ama çalışmadıkları zamanlar için de onlara naif şarkılarla, masum danslarla dolu çocuk oyunlarını andıran bir yaşam kuracağız. Ah, onların günah işlemesine de göz yumacağız, zayıf ve güçsüzler ne de olsa; günahlar işlemelerine müsaade ettiğimiz için bizi çocuklar gibi sevecekler. İnsanlara bizim onayımızla işlendikten sonra bütün günahların telafi edilebileceğini söyleyeceğiz; onlara olan sevgimizden dolayı günah işlemelerine müsaade edecek, o günahların cezalarını da üzerimize alacağız. Biz cezalarını üzerimize alacağız onlar ise tanrı önünde onların günahlarını üstlenen biz fedakâr hayırseverlere tapınacaklar.

Ne kadar itaatkârlarsa biz de bütün isteklerinde o kadar müsamahakâr olacağız; bize severek, memnuniyetle biat edecekler. Vicdanlarını en çok yaralayan sırlarını, hepsini, hepsini önümüze getirecekler ve biz de hepsini çözeceğiz; çözümlerimize seve seve inanacaklar, çünkü böylesi onları da ağır bir beladan, bugün birey ve hür halleriyle çözerken duydukları korkunç eziyetten kurtaracak. Herkes mutlu olacak, milyonlarca mahlûkun hepsi; tabii onları yöneten yüz binler hariç. Çünkü yalnızca bizler, bu düzeni yöneten sırların yegâne sahibi olan bizler sürekli huzursuz olacağız. Milyarlarca mutlu bebek karşısında yüz bin çileli, iyi ile kötüyü ayırt etmek gibi kahrolası bir bilincin yegâne sahibi olan yüz bin çileli. Onlar senin adını duyarak huzurla uykuya dalacak, huzur içinde ölüp gidecekler ve tabutta bulacakları da yalnızca ölüm olacak. Ama tabii bunu bir sır olarak saklayacağız; onları gene kendi mutlulukları için cennet ve ölümsüzlük mükâfatlarıyla cezbedeceğiz. Zira yeryüzünde bir mükâfat varsa bile onlara asla nasip olmayacak. Kehanette bulunuyorlar ya, senin yeniden geleceğini, yeniden muzaffer bir edayla, üstelik yanında seçilmişlerinle, gurur duyduklarınla, kudretlilerinle birlikte geleceğini söylüyorlar ya, işte o zaman biz de onların olsa olsa kendilerini kurtardıklarını, bizimse herkesi kurtardığımızı söyleyeceğiz. Hani, canavarın üstünde, elinde sırrını tutmuş oturan fahişenin gün gelip güçsüzlerin yeniden başkaldıracağını, kadının erguvani giysilerini, süslerini parça parça edip onun ‘iğrenç’ etini ortaya sereceklerini anlatıyorlar ya. İşte o zaman ben de ayağa kalkıp sana günah nedir bilmeyen on milyonlarca mutlu çocuk göstereceğim. İnsanların günahlarını onlar adına üstlenmiş olan bizler ise karşında durup haykıracağız: ‘Yargıla bizi, yapabiliyorsan, cesaretin varsa yargıla.’ Bil ki, ben de çölde bir başıma kaldım, ben de çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim, insanlara bahşettiğin hürriyetten ben de tattım, ben de senin o seçilmişlerinden, güçlü ve kudretlilerinden biri olup ‘sayılarını tamamlamaya’ pekâlâ hazırdım. Ama sonra gözlerim açıldı ve bir akılsızlığa alet olmak istemedim. Döndüm ve senin yaptıklarını düzeltenler arasında katıldım. Mağrurların safını terk edip itaatkârların mutluluğu için onların safına katıldım. Sana burada bütün söylediklerim bir bir gerçekleşecek ve hükümdarlığımız bina edilecek. Sana yineliyorum, yarın bu uysal sürüyü gözlerinle göreceksin; sen dönmekle bizim düzenimizi bozduğun için cayır cayır yanarken, insanlar daha ilk andan itibaren bir işaretimle ateşine odun taşımaya başlayacaklar. Zira şu dünyada bugüne dek bizim ateşi en çok harlamış biri varsa, o da sensin. Yarın seni yakacağım. Dixi (Bu kadar).”(s.39-40)

Özgür irade Dostoyevski’nin kaleminde öyle bir çizilir ki, bu iyi ve kötü arasında yapılacak tercihtense, ölümün huzurlu kollarında kalmanın çok daha akla yatkın bir seçim olacağına dair bir mühürdür. Özgür olma fikir kendi başına baştan çıkarıcı olsa da eziyet doludur. Diğer bir yanda tüm bu hayat karmaşışının içinde insan, mucize göremediğinde hemen kendini mucizeye benzer başka bir şeyin kollarına atmak konusunda aceleci davranır. Tıpkı Sina Dağına çıkan Musa’nın dönüşünü bekleyemeyip, kendine altından buzağı yapan İsrail halkı gibi, insan da mucizeyi göremediği noktada kendini büyüye, şarlatanlığa, sapkınlığa, kâfirliğe kadar götürecektir.

Yazar elbette burada içinde bulunduğu toplumu yermeyi ve ona da bir şekilde atıfta bulunmayı ihmal etmemektedir. Bir tür benzetme ile aslında devletin halka sunduğu maddi refah, iş, ev garantisi gibi kolaylıklar o halkı pasifliğe, tembelliğe itecektir. Aslında bize iki farklı uç gösterir. Ya büyük zorluklar barındırabilecek ruhsal olarak bağımsız bir hayat, ya da bir topluluk içinde köle bir hayat… Nihayetinde bakıldığında görüntü bu iki farklı gücün birbiriyle karşılaşması gibi dursa da, insanoğlunun zayıf yanı ile, sürekli kendini kandırma halinde olan diğer yanının ezeli hesaplaşması olarak görülebilir.

RHEMA – Sonbahar 2017 – Sayı 5