Tanrı Yanılgısı

“Tanrı Yanılgısı” Richard Dawkins’in benzer şekilde ateizmi şiddetle savunduğu kitaplarından sadece bir tanesi. Diğerlerinden farklı olarak bu kitabında dini ve elbette ki en yakınındaki, en bildiğini düşündüğü inancı Hristiyanlığı, karşılaştırmalar, örnekler, çıkarımlar ve varsayımlarla okuyucuyu yine ateizmle yüz yüze getirmeye çalışıyor. Daha da dikkat çekici olan ise kitabın arka sayfalarından bir kısmını, birçok ülkedeki okuyucuları için ateizmi daha iyi anlayabileceklerini düşündüğü merkezlerin adreslerine ayırmış olmasıdır.

Elbette araştırma konusunu “kendi bildiği dini inanç çerçevesinde olacağını” ileri sürmesi ise Dawkins’in daha baştan büyük bir yanılgıya kapılmış olabileceği ihtimalini akla getirir. Ve bu ihtimal çok zaman geçmeden kitabın daha ilk sayfalarında göze ilişiverir.

Bildiğini söylediği Hristiyanlığı;

 “Dindar olmak savaş zamanında vicdani muhalif statüsü elde etmenin hiç kuşkusuz en zahmetsiz yoludur.” (s.28)

yanlış eylemlere kötü bir kılıf,

“ ’Eğer eşcinsellere hakaret etmemi engellemeye çalışırsanız, bu benim önyargı özgürlüğüme tecavüz etmektir’ diyerek sıyrılamazsınız. Ancak şunu diyerek kurtulabilirsiniz. ‘Bu benim din özgürlüğüme tecavüz etmektir.’ Üzerinde düşündüğünüzde, aradaki fark nedir? Bir kez daha din baskın çıkmıştır.” (s.30-31)

sömürü odaklı,

“Tek tanrıcı şovenizm çok kısa bir süre öncesine kadar hem İngiltere hem de İskoçya bağış yasasında yer alıyordu. Çok tanrıcı dinlere karşı, vergi muafiyeti açısından farklı davranıyor ve tek tanrıcı dinleri teşvik eden yardımlar için diğer yardımlara uygulanan oldukça sıkı güvenlik araştırmalarından muafiyet tanıyarak kolaylık sağlıyordu.” (s.37)

bir inanç sistemi olarak göstermek için elinden geleni yapar. Fakat ele aldığı konular ve üzerine yaptığı yorumlar oldukça basittir. Bir şekilde kolaya kaçmayı sever Dawkins…

Kitabın ilerleyen sayfalarında Dawkins’in bildiği inanç sisteminin  Hristiyanlıktan daha çok, mezhepsel ayrımlarla belirlenen bazı ritüeller olduğu gözden kaçmaz. Bu anlamda tüm kitaba yayılmış olan hatasına devam eder. Bir başka platformda hala tartışılmaya devam eden bu ibadetsel değişiklikler, inancın tamamına atıfta bulunarak onu yerle bir etmeyi amaçlar. Üstelik bu savunmayı gerçek başvuru kaynağından çok uzakta kalarak yapar.

“Üçleme, duacıların ikinci hedefi olarak bizzat Tanrı’ya (Tanrılarla ?) boy ölçüşen, tanrıça özellikleri taşıyan fakat öyle adlandırılmayan, dua edenlerin muhakkak ki Tanrı’ya alternatif bir aday olarak hedefledikleri, ‘Cennetin Kraliçesi’ Meryem Ana yoluyla birleştirilmiştir. Tanrıların tapınağı kısa bir süre sonra bir aziz ordusuyla dolup taşmıştır ve bu kişiler şefaat güçleriyle eğer yarı Tanrı değillerse, kendi uzmanlaştıkları alanlarda yarı tanrılığa oldukça yaklaşıyorlardı.” (s.39-40)

Yaptığı öznel ya da ‘kendi işine nasıl gelirse’ şeklindeki çıkarımlarında, yokluğu kanıtlanamayan bir varlığın, varlığının mümkün olamayacağı gibi bir sonuca ulaşmakta zorlanılmaması, şimdiye kadar sunduğu bu şaşmaz kanıtlara rağmen, hala dünyada Tanrı inancına sahip insanların varlıklarına cevap niteliği maalesef taşımaz. Kanıtlar dendiğinde elbette bilimsel veriler olarak, elle tutulabilir, gözle görünebilir olmalıdır. Tıpkı kendisinin bunun aksini ispat etmeleri için inanç sahiplerinden beklediği kanıt ya da kanıtlar gibi…

“Şöyle ki, eğer konuyu yalnızca herhangi bir şeyin yokluğunun mutlak kanıtını asla elde edemeyeceğimiz bağlamında ele alırsak, Tanrı’nın yokluğunun kanıtlanması mümkün olmayacaktır ve bu saçma bir girişimdir. Önemli olan Tanrı’nın çürütülebilir olup olmadığı değil (ki çürütülemez değildir) varlığının mümkün olmadığıdır. Ayrıca bu özel bir meseledir. Bazı çürütülemez konuların mantıklıca değerlendirilmesinin sonucunda diğer çürütülemez konulara kıyasla çok daha fazla olanak dışı oldukları fikrine varılır. Tanrı’nın olasılıklar dizisinde ayrıcalıklı olduğunu dikkate almak mantık dışıdır. Ve Tanrı kanıtlanamayacağı ve çürütülemeyeceğinden, var olma olasılığının yüzde 50 olduğunu varsaymak da kesinlikle mantık dışıdır ki bu düşüncenin geçersizliğini ayrıca ele alacağız.” (s.57-58)

 Bir diğer yandan inancın gerçek içeriğini bilmeyen ve özellikle de “hümanist” bakış açısıyla yaklaşan biri olarak dua edilmesinin sebepleri ve sonuçları hakkında yaptığı örneklendirmeler, onu bir yerde haklı çıkarıyor gibi görünür.

“Tanrı’nın, kazanmalarına yardım ettiğini düşünen atletler vardır (yani kayrılmayı en az kendileri kadar hak eden rakipleri karşısında), Tanrı’nın kendilerine bir park yeri ayırdığına inanan motorlu araç sürücüleri vardır, dolayısıyla, büyük olasılıkla başkasını bu hizmetten yoksun bırakacaklardır.”(s.64)

Bu haklı çıkışı da elbette inananı ve inandığını aşağılayıcı, alaycı yaklaşımını kullanmak için fırsat olarak kullanır. Aslında belki de herkesin bir an gelip de üzerinde düşündüğü bir konuyu cesaretle ortaya koymuş olur.

“Ancak deneysel duayı edenlerin her kim için dua edeceklerse isimlerini bilmeleri gerekir; aksi taktirde, belirlenen kişiler haricindeki ilgisiz kişiler için dua etmenin ne anlamı olurdu? Ancak duacılara hastaların yalnızca ön ismi ve soyadının ilk harfini vermek yeterlidir. Görünüşe göre bu sayede Tanrı doğru hastane yatağının yerini tam olarak saptayabilecekti.” (s.65)

Fakat burada gözden kaçırmamamız gereken şey, Tanrı’nın bazı kriterlere, detaylara, bir kayırmaya ihtiyaç duyması değildir. Konu duanın anlamında ve ihtiyacında saklıdır. İletişim kurmak ve kabul görebilmek için kendini gerçekleştirme çabası taşıyan insan, sadece kendi beklentileri ve doğası gereği bu yaklaşıma ihtiyaç duyar. Dawkins kendini anlatırken nasıl ki sözcükleri kullanıyorsa, dua sırasında da kişi aynı şekilde sözcükler ve isimler yardımı ile Tanrı’yla iletişime geçer. Fakat en azından Dawkins’e konunun ne olduğuna dair küçük bir ipucu verebilir belki…

Maalesef Hristiyanlar arasında birçok konudaki yorum farkı acı sorunu üzerinde de kendini gösterir. Bu anlamda verdiği örneklendirmede kendini yine çok basit bir dille ve ateistlerin bıkmadan usanmadan öne sürdükleri “Tanrı varsa neden kötülük var?” sorusuna yenik düşürür.

“Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada acı çekmenin hak verilecek bir yönünü bulmaya çalışır:

          Acı çekmelerim bana cesaretimi ve sabrımı gösterme fırsatını sunar. Size, duygudaşlığınızı göstermeyi ve acılarımı hafifletmeye yardım etme fırsatını tanır. Ve topluma sunduğu fırsat ise, şu ya da bu çeşit acıların tedavisinin keşfi için yüksek miktarda para harcanıp harcanmayacağının bir karara bağlanmasıdır. İyi bir Tanrı acı çekmemize üzülse de, en çok ilgilendiği şey kesinlikle ve kesinlikle her birimizin sabır, sevgi ve büyüklük göstermemizdir ve dolayısıyla kutsal bir karakter olmamızdır.  Bazı insanların kendi iyilikleri için berbat bir şekilde hasta olmaları gerekir ve bazı insanlar ise diğer insanlara önemli seçimler sağlamaları için hasta olmaya ihtiyaç duyaralar. İşte yalnızca bu yolla, bazı insanların oldukları insan tipi hakkında ciddi kararlar vermeleri konusunda cesaretlenirler. Diğerleri içinse bir hastalık bu kadar faydalı değildir.” (s.67)

İnananlar elbette kötülük ve acı ile barışık değildir. Acı çekmenin olağanüstü bir şekilde insanı geliştirdiği ve uhrevi bir yetkinliğe kavuşturduğu düşüncesi ile de yanıp tutuşmazlar. Kaldı ki belki de bu konuda en çok soruyu da onlar sorar. Fakat tüm bunların içinde dikkat edilmesi gerekenin, hayatlarında Tanrı’nın varlığına inanan insanların acı çekerken öğrendikleri şeyler, neredeyse inanmayanlarınkine benzer şeyler de olabilir. Burada esas konu inananın hayatındaki misyonu ve hedefidir. İşte bu hedef ve misyondur inananı inanmayandan ayıran. Sadece erdemli bir insan olarak bile tanımlansa, İsa’nın karakteri inanmayan bir insanda değişim yaratacak zorbalığı taşımaz. Çünkü Tanrı, dünyadaki kötülük ve acı sorununa baktığımızda umursamaz değildir, insan gibi zorba değildir; ama nezaket ve öz istekle bunun oluşmasını ister. İşte bu yüzdendir ki Tanrı ile bir sevgi ilişkisi vardır diyebiliriz. Şu anda içinde bulunduğumuz bu dünyayı, yine kendi tanrısal arzularımızın bir sonucu olarak bu hale getirdiysek, Dawkins’in bir de bunun üzerinde durup düşünmesi yerinde olur. Konu Tanrı’nın yokluğu mudur? Yoksa insanın sırtında yorulmadan taşıdığı Tanrı kompleksi midir?

  “Büyük sanatçılar da hayatlarını kazanmak zorundadırlar ve yaşadıkları yerlerde bazı görevler üstlenirler. Raphael ve Michelangelo’nun Hristiyan olduklarından şüphe duymak için bir nedenim olamaz; zamanlarındaki tek seçenek buydu. Ancak bu hemen hemen kendi seçimleriydi diyebilirim. Kilise, muazzam zenginliği sayesinde daima sanat dallarının üzerinde etkili olmuştur. Eğer tarihin akışı farklı seyretse ve Michelangelo devasa bir Bilim Müzesi’nin tavanını boyamakla görevlendirilseydi, sonuçta en az Sistine Kilisesi kadar yaratıcı bir ürün elde etmez miydi? Beethoven’ın Mesozoik Senfonisi ya da Mozart’ın Genişleyen Kainat operasıyla hiç karşılaşmayacak olmamız ne üzücüdür. Ve Haydn’ın Devrim Oratoryo’sundan yoksun bırakılmamız ne utanç vericidir; ancak bu, Yaradılış’ının tadını çıkarmamıza engellemez. Karımın ürkütücü hatırlatması ışığında, konuya farklı bir açıdan yaklaşırsak, “Shakspeare kilise hayrına çalışmak zorunda kalsaydı ne olurdu? diye düşünebiliriz. Çok büyük ihtimalle, Hamlet, Kral Lear ve Makbet’i yitirirdik. Ve karşılığında ne alırdık? Bu kadar nefis eserler elde edebilir miydik? Hayal edin.” (s.87)

Dawkins’in sanat ve din arasında kurduğu bağlantılar ise inanılmaz derecede gülünç örneklendirmelerle süslüdür. Dönemin ünlü sanatçılarının ortaya koydukları eserlerin yaratılış süreçlerine sadece maddi çıkarları eklemesi, hem kilise ve hem de sanatçının kendisi için, eleştirinin vahametini görmek açısından önemlidir. Bu sanatçıların ortaya çıkarttıkları eserlerin güzelliğini bağladığı nokta, düşünsel ve inançsal açıdan Dawkinsin karşısında durana da oldukça büyük bir koz verir. Raphael, Michelangelo Hristiyan olup harika eserler verebiliyorken, Shakspeare’in kilise için çalışıyor olduğunu düşündüğümüzde neden ortaya çıkacak eserler hakkında şüpheye düşmemiz gerekir, bu da cevaplanamaz bir soru olarak kalır.

 Burada eğitici bir hikayemiz vardı ve bize şu fikri verdi: Hiçbir şeyin indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu beyan etmeyin; bununla ilgili olasılıklar şu yöndedir ki, ya ayrıntıları yeterince özenle incelememişsinizdir ya da yeterince özen gösterdiğinizi zannetmişsinizdir. Diğer taraftan biz bilim yanlıları kesin biçimde aşırı özgüvenli olmamalıyız. Belki etrafımızda, doğada, hakiki indirgenemez karmaşasıyla gerçekten de İmkansızlık Dağı’nın yumuşak eğitiminin önüne geçen bir şey vardır. Yaradılışçılar, “eğer gerçek indirgenemez karmaşıklık tam anlamıyla kanıtlanabilseydi Darwin’in teorisine zarar verirdi” derken haklıydılar. Darwin bunu zaten söylemişti: “Eğer çok sayıda başarılı ve irili ufaklı değişiklikler sayesinde oluşturulması mümkün olmayan herhangi bir karmaşık organın varlığı kanıtlanabilseydi, teorim kesinlikle hezimete uğrardı. Ancak ben böyle bir durum göremiyorum.” Darwin böyle bir durumu göremezdi ve tüm o gayretli, gerçekten umutsuz çabalara rağmen onun zamanından itibaren hiç kimse de göremedi. Yaradılışçılığın bu kutsal efsanesi için birçok aday çözüm getirilmeye çalışılmış, nitekim sunulan hiçbir çözümünün savunması yapılamamıştır. (s.121)

John Lennox’un “Aramızda Kalsın Tanrı Var” kitabında sunduğu indirgenemez karmaşıklıktaki varlık aslında bu konuda hem Darwin’in hem de Dawkins’in yanılgısını ortaya koyar. “Artık indirgenemez derecede kompleks biyolojik makinelerin evrim teorisine kuvvetle meydan okuyacağı gayet açık, hatta bunu Darwin bile önceden anlamış ve şöyle demişti: “Şayet art arda gelen sayısız, yavaş ve ufak değişimlerle oluşması mümkün olmayan kompleks bir organ keşfedilebilirse benim teorim tamamen çökecektir.” Dawkins de bu hususa The Blind Watchmaker’da defalarca değinmiş ve bu şekilde çalışan bir organizma bulunduğu takdirde “Darwinizme inanmaktan vazgeçeceğini” söylemiştir.” (Aramızda Kalsın Tanrı Var – s.170)

 Bu anlamda hem özgüvenli olunmaması ile ilgili verdiği tavsiyeye, hem de tam bir özgüvenle ortaya attığı iddialara bakarken Dawkins’in payına da hayal kırıklığı düşüyor gibi durur.

“İndirgenemez karmaşıklığın detaylı örneklerini bulmaya çalışmak aslen bilimsel bir ilerleme yöntemi değildir: mevcut bilgisizlikten kanıt çıkarmaya çalışmaktır. İlahiyatçı Dietrich Bonhoeffer tarafından ortaya atılan ‘Boşlukların Tanrısı’ kurnazlığı gibi aynı hatalı mantığa başvurur. Yaratılışçılar günümüzün bilim ay da bilgi birikiminde boşluklar bulmak için can atarlar. Eğer açık bir boşluk bulunursa, bu boşluğu hükmen Tanrı’nın doldurma zorunluluğu olduğu addedilir. Bonhoeffer gibi düşünceli(!) ilahiyatçılarımızı endişelendiren ise bilimin ilerlemesiyle bu boşlukların küçülmesi ve bunun sonucunda Tanrı’nın görevsiz ve sığınaksız kalma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bilim adamları farklı endişeler duyarlar. Cehaleti kabullenmek bilimsel atılımın başlıca görevlerindendir. Üstelik bilim adamları gelecekte zaferle sonuçlanacak araştırmaları göz önünde bulundurup, bu tür bir cehalete sevinmelidirler. Arkadaşım Matt Ridley’in yazdığı gibi, ‘Bilim adamlarının çoğunluğu önceki keşiflerinden sıkılmışlardır. Onları alevlendiren bilgisizliktir.’ Mistikler gizeme sevinirler ve gizemli kalmasını isterler. Bilim adamları gizeme farklı bir nedenle sevinirler: bu onlara keşfedecek bir şey sunar. Daha genel anlamda, Bölüm 8’de tekrarlayacağım üzere, dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri de bize, anlamadan tatmin olmanın üstünlük olduğunu öğretmesidir.” (s.122)

Bizleri bir sihirbazlık gösterisini anlayamayacak kadar saf, dikkatsiz ve hayal gücünden yoksun sayan Dawkins, düşünsel fonksiyonlardan tamamen sıyrılmış bir durumda, tam bir şuursuzluk içinde ve bundan bilhari mutlu olarak yaşayan insanlar olarak bahsetmesi ise bir başka hezimettir.

Bilimin araştırma sahasında olan, araştırmak için elini uzattığı her alana, bu alanda yaşadığı eksiklik ve başarısızlığa sığınmanın ancak bir insanın kendi öznel doğası olabileceği Dawkins için belli ki pek mümkün değildir. Tanrı’nın varlığının bu kadar çaresizliklerle onaylanmasına duyulan ihtiyaç, Tanrı’nın yokluğunu da benzer çaresizliklerle ispat edilmesinin bir aktarımı olarak açıklanabilir ancak.

“İşte hayali bir “akıllı tasarım kuramcısının” bilim adamlarına gönderebileceği bir mesaj:

            “Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız, bunu dert etmeyin: tek yapmanız gereken pes etmek ve bunu Tanrı yapmıştır demek. Sinir içtepilerinin nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz? Güzel! Hatıraların beyne nasıl yerleştiklerini anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran karmaşık bir süreç midir? Şahane! Lütfen sorunu çözmeye çalışmayın, sadece vazgeçin ve Tanrı’ya başvurun. Sevgili bilim adamları, sırlarınız üzerine gayret sarf etmeyin. Sırlarınızı bize getirin ki onları kullanalım. Değerli bilgisizliği araştırmalarınızla çarçur etmeyin. Bu şanlı boşluklara Tanrı’nın son bir sığınağı olarak ihtiyacımız var.” (s.129)

 Darwinizim bizi farklı yollarla bilinçlendirir. Evrim geçirmiş organlar, genelde zeki ve güçlüdürler, aynı zamanda açıklayıcı kusurları vardır; bu, eğer evrimsel bir geçmişleri varsa tam da beklemeniz gerekendir ancak eğer tasarlanmışlarsa tam anlamıyla beklenmedik bir durumdur. Diğer kitaplarımda da bazı örnekler üzerine yorum yaptım: mesela yinelenen gırtlak siniri, hedefe doğru ilerlediği müsrif, geniş ve dolambaçlı yolda evrim geçmişine ihanet etmiştir. Sırt ağrısından fıtığa, sarkık rahimden sinüs iltihaplarına kadar çoğu insani rahatsızlığa karşı hassaslığımız, doğrudan doğruya şu anda dik yürüdüğümüz bedenimizin, dört ayak üzerinde durmayı terk etmek için yüzlerce milyon yıldan fazla şekil değiştirmiş olmasından kaynaklanır. Ayrıca bilincimiz doğal seçilimin acımasızlığı ve savurganlığıyla artmıştır. Yırtıcılar, kurban hayvanları yakalamak için mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünürken, kurban hayvanları da kaçabilmek için en az onlar kadar mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünür. Peki, Tanrı kimin tarafındadır. (s.130)  

Yaşamın başlangıcı ile ilgili araştırmaların devam ettiğini, bu konuda uzmanlığının olmadığını söyleyen bir bilim adamı için oldukça keskin tanılar ve tanımlarla karşılaşırız. Elbette burada onu, birinin alıp ilk günaha götürmesi ve hatta öncelikle Aden Bahçesinde günah öncesi bir yürüyüşe çıkarması gerekir. Öyle ki Tanrı’nın insan için arzuladığı dünyanın gerçekte nasıl bir yer olduğuna dair bir bilgi verebilir belki. Hem insan ve hem de hayvan için sağladığı besinin sadece bitkiden ibaret olduğunu görmek, onu hayalinde belki de çok farklı bir mekana götürür belli mi olur…

 Dawkins Kutsal Kitap’tan, kitabı okumuş olmaktan çok, Erich von Daniken’den alıntı yapmış gibi gözükmektedir.

“Tanrı, dünya dışı muhitinden ortaya çıkarak görünüyor, mesajlarını insanlar tarafından anlaşılabileceği bir yere gürültüyle yerleşiyor ve bilim böyle bir fenomene teşhis koyamıyor mu? (s.149)

Kendisi gibi bilim adamlarının varlığından şüphe duymayan, örnek gösterdiği bilgisayar beyninin insan elinden çıkma olduğunu unutarak ve ne yazık ki Tanrı’yı da yine aynı kısıtlı insan zihniyle tasavvur ederken eline bilgisayar tutuşturulmuş bir Tanrı profili çizecek kadar da durumu kendi içinde tutarsızlık merdivenine oturtur.

Bir dakika durun, milyonlarca kişiye eş zamanlı olarak anlaşılır sinyaller gönderebilen ve yine eş zamanlı olarak anlaşılır sinyal alabilen bir Tanrı, her nasıl bir varlık olursa olsun, basit olamaz.  Ne geniş bir frekans aralığı! Tanrı’nın nöronlardan oluşmuş bir beyni ya da silikondan üretilmiş bir CPU’su olmayabilir ancak kendisine atfedilen güçlere gerçekten sahip olsaydı, günümüzün en büyük bilgisayarı ya da beyninden, çok daha ayrıntılı ve planlı bir şekilde üretilmiş bir şeye sahip olması gerekirdi. (s.149)

Öyle görünür ki kendisi için bu kadar karmaşık bir yapının ilk nedeni ya da başlangıç sebebi basitlikle çerçevelenmek zorundadır. İnsan beyninin karmaşık yapısını çözemeyen insanoğlu, Tanrı’yı basit bir sebepte aramakta bir sakınca görmez ve bunun basitliğini bulmak daha anlamlı gelir Dawkins’e.

Bulmaya çalıştığımız ilk neden, bilincinde olduğumuz üzere dünyayı mevcut karmaşık varoluşuyla beslemiş, kendi kendine işleyen bir vincin basit bir prensibi ya da kökeni olmak zorundadır.(s.149)

 Kilise için de aynı amaç için bir yerde bulunan insanların, birbirlerini kayırmaları, kollamaları ve desteklemeleri tabii ki onları güçlü kılan ve ayakta tutan bir şeydir. Bu normaldir. Elbette tanrısal bağ önemlidir ama bu kilisedeki hiç kimse için ilişkileri de bir kenara bırakacağı bir şey değildir. Fakat Dawkisn ilkel kabileler ve bu kabilelerin diğer kabilelere birlik içinde üstün gelmesi açısından örneklendirmeler vermeyi engellemez.

 Luther’in mantığı kenara koymakla ilgili “her kim Hristiyan olmak isterse mantığının gözlerini oymalıdır.” “inancın sahip olduğu en büyük düşman mantıktır; ….”(s.181) sözlerine yer vermesi yine kendi gerçek (!) iddialarına bir kanıt bulduğu düşüncesi ile kendi açısından sevindiricidir.

 “Küçüklüğümde okulumun kilisesinde dinlediğim korkutucu bir vaazı hiç unutmamir. Geçmişte korkunç olan şuydu: o zamanda, çocuk beynim bunu papazın amaçladığı ruh haline bürünerek kabullenmişti. Bize bir demiryolu hattının yanında talim yapan bir asker bölüğünün hikayesini anlatmıştı. Alengirli bir anda talim subayının dikkati dağılır ve dur emri vermeyi unutur. Askerler sorgulamadan emirlere itaat etmeye öyle güzel eğitilmişlerdir ki yaklaşmakta olan bir trene aldırmadan yürümeye devam ederler. Şimdi, elbette bu hikayeye inanmıyorum ve umarım papaz da inanmamıştır. Ancak dokuz yaşındayken buna inanmıştım çünkü bu hikayeyi benim üzerimde otoritesi olan bir büyüğümden duymuştum. (s.167)

Çünkü bu sevinç, Dawkins’e göre kendi çocukluğunun belli ki temel tramvalarından biri olan hikayeyi destekler niteliktedir. Karşısındaki yel değirmenlerini birer öcü olarak görmesine sebep olmuş nice yanlış örneklerle kitabını tamamlaya da niyetli gibi gözükür.

 

Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz?

 “Dindar insanların çoğu, din olmadan bir insanın değil iyi birisi olması, iyi birisi olmaya gerek duymasının bile düşünülmesinin zor olduğunu söylerler. Bu bölümde bu ve buna benzer sorulara açıklama getireceğim. Ne kötüdür ki bu tarz şüpheler bir adım daha ileri giderek şekil değiştirir ve bazı dindarları, inançlarına iştirak etmeyen kişilere karşı öfke nöbetleri geçirtecek kadar etkiler. Bu önemli bir konudur çünkü ahlaki kurallar genelde ahlakla gerçek bir ilişkisi bulunmayan farklı konular üzerinde belirlenmiş dinsel tutumların arkasında gizlidir.” (s.198)

Kitabı okuyan “dindar insan” neredeyse her örneklendirmede şaşkınlığa uğramaktan vazgeçemez. Görünen odur ki Dawkins yine olayı sadece suçlama çerçevesinde bırakmak istemiştir. Zira dindar insanın inandığı Söz’ler bunun tam da tersini ifade etmektedir. Romalılar 2:14-15’de  “Kutsal Yasa’dan yoksun uluslar Yasa’nın gereklerini kendiliklerinden yaptıkça, Yasa’dan habersiz olsalar bile kendi yasalarını koymuş olurlar. Böylelikle Kutsal Yasa’nın gerektirdiklerinin yüreklerinde yazılı olduğunu gösterirler. Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleriyse onları ya suçlar ya da savunur.” diye geçer. Yani aslında Tanrı’yı tanımayan ama O’nun yasalarını yerine getiren insanların bunu bir vicdan hesabı olarak ve ahlaksal değer taşıması açısından kendiliklerinden yaptıklarını düşünseler de, bu yasa ve ona bağlı olarak yargılayan vicdan yine Tanrı’nın kendisinden gelir. Doğal olarak inanan için Tanrı’sız ahlaklı olmak konusu diye bir tanımlama yoktur. Ahlak onun yasa koyucusu tarafından dik başlı olmayı seçmiş olsa da, yaratılış itibari ile insan yüreğine yazılmıştır.

“Doğal seçilim el yordamlarını (göz kararı, parmak hesabı) destekler ve pratikte bu el yordamlarını inşa eden genleri destekleyerek işler. El yordamları, doğaları gereği, bazen teklerler. Bir kuşun beyninde, ‘yuvanda ciyaklayan küçük şeylerle ilgilen ve kırmızı ağızlarına besin bırak’ yordamı karakteristik olarak bu yordamı inşa eden genleri koruma etkisine sahiptir çünkü yetişkin kuşun yuvasında ciyaklayan ve ağız açanlar doğal olarak yetişkin kuşun kendi yavrularıdır. Bu yöntem bir şekilde başka bir yavru kuşun yuvaya girmesiyle tekler, bu durum guguk kuşları tarafından olumlu etkiler beklenerek düzenlenen bir ayrıntıdır. Merhametli insan dürtümüz bu teklemelere tekabül ediyor olabilir mi?”(s.207)

Yoksa Dawkins’in kanıtlamaya çalıştığı gibi “bencil gen”imizin bir anlık bir sekmesi değildir. Lennox’un kitabında Paul Davies’ten yaptığı alıntıda da belirttiği gibi “Sonuçta, biyolojik açıdan işe yarayan makro moleküller aynı anda iki hayati özellik taşırlar: Rastgele olmak ve son derece spesifize olmak. Kaotik bir süreç ilk özelliği meydana getirebilir ama ikinci özelliği elde etmesi imkansız denecek kadar az bir olasılıktır.” (Aramızda Kalsın Tanrı Var – John C. Lennox – Ufuk Yayınları – s.214) Dolayısıyla bu bizi yine vicdanımızla bizleri uyaran ve ahlaki sorumluluğumuzun sebebine götürür. “Peki, şans ve zorunluluk haricinde başka hangi olasılıklar var? Sherlock Holmes olsaydı herhalde şöyle derdi, eğer şans ve zorunluluğun birlikte ya da ayrı ayrı biyogenezi meydana getirme kapasiteleri yoksa o zaman üçüncü bir faktörün olduğu ihtimalini düşünmek gerekir. Üçüncü faktör ise bilgi girişidir (dışarıdan bilgi yüklemesi).” (Aramızda Kalsın Tanrı Var –  John C. Lennox – Ufuk Yayınları – s.215)

Fakat yazarımız konuyu bu sefer ateizmin kendine göre doğruluğunu aşıp, hümanizmin başarısına ve dahi yüksek eğitim ve zekanın özgür düşünce ile birleşmesine bağlayarak, , körü körüne inanç anlayışını yeniden gündeme getirircesine tüm inanç sahiplerini bir anda cahillik seviyesine çeker.

“Ateizmin kesin bir şekilde ahlaklı olmanın seviyesini arttırdığını iddia etmiyorum, ama hümanizm (insancılık) büyük ihtimalle bu noktada başarılıdır (Genelde ateizmin yolunu takip eden ahlaki sistem). Bir diğer olasılık ateizmin, yüksek eğitim, zeka ya da özgür düşünce gibi bir üçüncü etmenle bağ kurması ve bunun suç dürtüsünü etkisizleştirebilmesidir.” (s.215)

 

Eski Ahit

 “Aldıkları eğitim yüzünden doğal felaketlerin insanoğlu meseleleriyle ilişkili olduğunu zanneder ve tektonik levhalar gibi kişisel olmaktan son derece uzak doğa olaylarının, insani kötü amellerin bir bedeliymiş gibi görürler. Diğer taraftan, bir tanrının (ya da bir tektonik levhanın) gücünün yetebileceği, dünyayı alt üst edebilecek olayların daima insanoğluyla ilgili olduğuna inanmak ne haddini bilmez bir benmerkezciliktir? İsteği yaratma ve sonsuzluk olan ilahi bir varlık, neden suç işleyen küçük insancıklara uğraşarak kendini tatmin etsin? Biz insanlar bu tarz havalara gireriz, hatta önemsiz, küçük ‘günahlarımızı’ abartıp, bunlara evrensel bir önem katarız!” (s.223)

Dawkins burada da Tanrı’ya insan yüreği zihniyeti ile yaklaşarak yine başka bir yanlışı düşüncelerinde dolaştırır. Dünyayı alt-üst edebilecek olayların insanlarla bağlantısını araştırmak yerine, daha önce eleştirdiği daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, küçümsediği insanların yapabileceği bir bakış açısıyla Tanrı’nın eylemlerini hafife alır. Dawkins’in tanımındaki, Tanrı’nın onlarla oynamayı seçtiği küçük insancıklar, gerçekte dünyayı  yönetmesi için yarattığı kendi biricik çocuğu, en yakın dostudur. Dolayısı ile bu konuyu Dawkins’in ele aldığı açıdan bakmak yapılabilecek en büyük hata olur. Çünkü Tanrı eğer bir oyuncak istemiş olsaydı, insan açısından baştaki tercihi muhtemelen daha farklı olurdu.

Bu yazının devamında ise Eski Ahit’teki Lut’un kızlarıyla yatması (hem ahlaklı bir aile hem adam kendinde değil ama hem de hamile bırakabiliyor), Lut’un evine gelen melekleri korumak için kapıda bekleyen adamlara kendi kızlarını vermeyi teklif etmesi, benzer bir hikayede Levilinin cariyesini kapıya dayanan adamlara vermesi ve onun tecavüze uğrayarak öldürülmesi üzerine yine ahlaksal anlamda nasıl bir tutarlılık olduğuna dair sorularla yazısını devam eder. Bundan sonrasını ise İbrahim’in oğlunu kurban etme sahnesini ekleyip kinayeye bağlayarak devam eder:

“Birincisi, günümüzde birçok insan kendi kutsal kitaplarındaki olayların hepsinin gerçek olduğunu düşünmektedir ve bu sözde gerçekliklerin biz geriye kalanlar üzerinde baskın bir siyasi gücü vardır, özellikle A.B.D ve İslam dünyasında. İkincisi, eğer bu olaylar gerçek değilse, bunlardan nasıl bir anlam çıkarmalıyız? Bir kinaye olarak mı düşünmeliyiz? O halde kinayeler hangi sonuçlara gebedir? Övülmeye değer hiçbir sonuç çıkmayacağından emin olabilirsiniz. Bir ahlaki ders mi çıkarmalıyız? Böylesi berbat hikayelerden nasıl bir ders çıkarılabilir? Burada kanıtlamaya çalıştığım tek iddiamın, ahlak kurallarımızı kutsal yazılardan sağlamadığımız olduğunu hatırlatırım. Eğer sağlıyor olsaydık, metinler arasından güzel olanları ayıklayıp seçer, iğrenç olanları kabul etmezdik. Ancak bunun sonrasında hangi öykülerin ahlaken uygun olduğunu belirlemek için bağımsız bir kıstasa ihtiyacımız olacaktır: ve bu öyle bir kıstas olmalıdır ki kaynağı her ne olursa olsun kutsal metinler olmamalı ve elbette, dindar ya da değil herkes için geçerli olmalıdır.” (s.227)

Ahlakın insan elinde nasıl bozulabildiğine canlı birer örnek olan bu olaylar, belli ki Dawkins için düşüncelerini onaylayan hikayelerdir. Fakat atladığı bir şey vardır. İyilik ve kötülük ile ilgili bir açıklaması bulunmayan ve bunu göreceli kavramlar olarak niteleyen biri olarak, iyi olay ya da iğrenç olay tanımı yapıp, bunlardan iyi olanı alıp iğrenç olanı bir kenara bırakma fikri oldukça gariptir. Bu anlamda aslında onun için tüm olayların nötr ya da olabilir (iyide kötü, kötüde iyi vardır) bir anlam taşıması, ‘olması gereken şeyin olması gerektiği gibi olduğu’ şeklinde bir düşüncenin hakim olması beklenir.  

 

Yeni Ahit Daha İyi Midir?

“Dürüst bir bakış açısıyla, İsa’nın, Eski Ahit’in gaddar canavarından sonra olağanüstü bir ilerleme olduğunu inkar edemeyiz. Doğrusu İsa, eğer var olsaydı (ya da eğer var olmadıysa onun kutsal metinlerini yazan kişi) hiç şüphesiz ki tarihin en büyük ahlak yenilikçilerinden birisi olurdu. Dağdaki Vaaz zamanının bir hayli ötesindedir.” (s.234)

Dawkins’in çalışmalarını, kitap yazılarını nasıl hazırladığı konusu oldukça merak uyandırıcıdır. Gerçekten geçmiş tarih içinde bir araştırma yaparak mı İsa’nın varlığını reddetmektir, yoksa yüreğindeki ateist öfkeyle mi hareket etmektedir bilinmez.

“Kabul edilmelidir ki İsa’nın ailevi değer yargıları insanın benimsemek isteyeceği türden kurallar değildir. Annesiyle olan ilişkisi kabalık noktasına gelecek kadar yetersizdi ve İsa havarilerinden ailelerini terk edip kendisini izlemelerini talep etmiştir. “(s.234)

Dawkins yine akıl dışı bir yorumla daha hangi düşünce sistemini manipüle edebileceğini zanneder bilinmez; ama hem kendisini, hem de kendisi gibi olmaya davet ettiği birçok kişiyi de kapasiteleri konusunda aşağıladığının farkında değildir. Hristiyan terminolojisini tamamen allak bullak ederek bir sonuca varmaya çalışır. Daha önce Eski Ahitteki bazı olayların Hristiyanlar tarafınca çıkara uygun şekilde yorumlandığı eleştirisinin bir benzerini tam da bu noktada kendisinin yaptığını görmezden gelir. Elbette yine bağlamının dışında kullanılan her türlü ayeti de yine bağlamına en uygunsuz şekilde eleştirmekten de vazgeçmez. Havarilerin izlediği kişinin kimliği elbette Dawkins’in zahmet edip araştırmadığı ve sonucu kendine göre yorumladığı gerçeğiyle el eledir.

“… Yeni Ahit’te iyi bir insanın desteklemeyeceği farklı öğretiler de vardır. Özellikle de Hristiyanlığın başlıca öğretisini kastetmekteyim: ‘İlk günah’ için ‘kefaret’ görüşü. Yeni Ahit ilahiyatının kalbinde yatan bu ilke, en az Isaac’i barbeküde pişirmeye kalkan İbrahim’in hikayesi kadar ahlaki açıdan çirkindir…”(s.235)

“Buraya kadar anlattıklarım çok kindar bir havadaydı: ve Eski Ahit için bu normaldir. Ancak Yeni Ahit ilahiyatı yeni bir tür sadomazoşizm rötuşuyla insafsızlığı bir nebze daha arttırır ve buradaki ahlaksızlığın seviyesi ancak Eski Ahit’te bulunur. Biraz düşünmelisiniz; bir dinin, bir idam ve işkence aletini kutsal bir sembol olarak kabul etmesi dikkat çekicidir ve o dinin mensupları sembollerini genelde boyunlarına takarlar.”(s.235)

“Hristiyanlığın temel öğretisi olan kefareti, ahlaksız, sado-mazoşist ve itici sıfatlarıyla tanımlarım. Ayrıca, kefareti düpedüz çığırtkanlık olarak hayatımızdan çıkarmalı ve yaygın aşinalığının tarafsızlığımızı köreltmesine meydan vermemeliyiz. Eğer Tanrı günahlarımızı bağışlamak isteseydi neden bu günahların karşılığında işkence ve idam görmek istesin? Sırf bu yüzden uzak geleceğin Yahudi nesilleri, katliamcı ve ‘İsa-katilleri’ eziyetlerine maruz kaldı: yoksa bu da sperm yoluyla nesilden nesle geçen kalıtsal bir günah mıdır?”(s.237)

Dawkins’in bu sayfalardaki sert eleştirilerini, iğneleyici olmaktan çıkıp, hakarete varan ifadelerini anlamak bir açıdan kolaydır. Adem’in bahçeden gezinen Tanrı’yı görünce bir an önce saklanma paniğini anımsatır. Aslında pratik olarak yaptığı şey kendi çıplaklığını gizlemek olsa da, esas olan yüreğindeki utançtır. Çünkü dostuna sadık kalmamıştır. Belki o saklanma süresi içinde kendi kendine cevaplar ve bahaneler üretir. Nitekim Tanrı’nın karşısına çıkmak ve olayı anlatmak zorunda kaldığında yaptığı ilk şey yanındaki insanı, ikinci şey ise bu insanın varlığından dolayı Tanrı’yı suçlamaktır.

Dolayısıyla burada Dawkins kendi günahlı ve kötü yüzüyle karşı karşıya gelmemek için, önce iyiliği kötülüğü tanımaz, sonra da tanımadığı bu durumlar üzerinde yorum yapar. Elbette bunun devamında da sado-mazoşizmle Tanrı’yı suçlaması da kaçınılmaz olacaktır. Tipik bir günahlı insan örneği olarak Dawkins de Tanrı’yı her taraftan kuşattığını zannedip, O’nu suçlarken benzer bir tepki göstermektedir. Bu tepki içinde İsa’yı öldürenleri katil olarak suçlayanların da, çarmıhı bir sembol haline getirip boynuna asanların da insan olduğunu unutarak. Yoksa bu da her türlü mükemmel düzeni ve uyumu içinde taşıyan ama tesadüf eseri böyle bir düzene ve uyuma ulaşan insanın içindeki ego mudur?

 “İtici güç ne olursa olsun, gözle görülür anlayış ilerlemesi gerçeği, iyi birisi olmakta ya da iyi olanın belirlenmesinde bir Tanrıya ihtiyacımız olduğu iddiasını yıkmak için yeter de artar.” (s.255)

            Dawkins’in burada anlayış ilerlemesi olarak ifade etmeye çalıştığı şeyi anlamak güçtür. Kötülük gerçeğinin ilerleyen zaman içinde daha azalıp yerini anlayışın ilerlemesiyle iyiliğin daha da anlaşılır olacağı sonucuna, bilgi ile gelişen ama maalesef iyilik konusunda giderek daha da fazla sınıfta kalan insanlığa  baktığında bunu nasıl gördüğü bir muammadır.

 “Din savaşları gerçekten din adına yapılmıştır ve bu tür savaşlar tarihte korkutucu derecede sıktır. Ben ateizm adına yapılmış herhangi bir savaş aklıma getiremiyorum ki neden böyle bir savaş olsun? Fakat sırf inançsızlıkları yüzünden birçok siyasi düşünce ortaya çıkarmış, insanların özgürlüklerini kısıtlamış, bunu eşitlik ilkesini getirdiklerini iddia ederek komik bir gerekçe sunmuş, kendilerine ait bir hegemonya oluşturmuş insanları hatırlamayı unutur Dawkins. Savaşlar ekonomik hırslar, siyasi tutkular, etnik ya da ırksal önyargılar, keskin kindarlık, intikam ya da bir ulusun yapısındaki bir tür vatansever inançla başlar. Bir savaşın fitilini ateşleyebilecek bir diğer gerçekçi motivasyon ise, bir insanın sarsılmaz bir biçimde kendi inancını tek gerçek inanç olarak görmesidir. Acaba Dawkins bu kitabıyla sadece Hristiyanlığı mı alaşağı etmeye çalışır, yoksa zehir zemberek kendi ateist bakış açısını mı manipüle etmektedir? Üstelik bunu kitabının arka sayfasında “Dinden kurtulmak isteyenler için yardıma ihtiyacı olanlara, kısmi bir yararlı adresler listesi” veren adamın söylemesi ayrıca ironiktir ve bu görüş rakip dinlerin tüm kafir ve takipçilerini ölüm cezasına mahkum eden ve aleni bir şekilde, Tanrı’nın askerlerinin doğrudan cennete gideceklerini vaat eden bir kutsal kitapla desteklenir.” (s.261) her şeyin olduğu gibi inancın da insan elinde kullanılmak üzere bir silah haline gelmesini, yozlaşmasını, çıkar çatışması uğruna yerle bir edilmesini bile isteğe, yine ve yeniden göz ardı ederek, “koskoca” bir bilim adamından beklenmedik bir çaresizlikle  sürdürür.

 

Dinin Sakıncası Nedir? Neden Düşman Olmak Gerekir?

 “Din, insanları günün her anı, yaptığımız her hareketi gökyüzünden izleyen görünmez bir adamın varlığına inandırmıştır. Ve bu görünmez adamın on maddelik özel bir listesi vardır, sizden bunları yapmamanızı ister. Eğer bunlardan herhangi birisini yaparsanız, sizi sonsuza kadar kalacağınız özel bir yere gönderir; burası ateş ve dumanla kaplıdır, işkence ve ızdırabın yuvasıdır. Tanrı, sizi buraya gönderirken yanmanızı, acı çekmenizi, boğulmanızı, feryat etmenizi ve sonsuza kadar ağlamanızı ister… Ama Sizi Sever! George Carlin” (s.263)

İnancın bu kadar basit bir şekilde özetlenmeye çalışılması ve yine konunun temelini bilmeden yapılan örneklemeyle varılan sonuç… Belli ki Dawkins kendi düşüncesinin aynasını bir komedyende bulur. Aslında ironi şuradadır ki, Carlin istemeden de olsa yine bir stand-up gösterisi sunmaktadır. Tanrı’nın istemediği şeyler olarak üstün körü geçtiği o 10 kural, bugünün temel ahlak yasasını oluşturmaktadır. Dawkins ve Carlin o kaba yüreklerinden bu hassas yasaların çıkma ihtimalini mi sevmektedirler yoksa?

 “Yapım gereği yüzleşmelerden pek hoşlanmam. Karşıt fikir belirtmeye dayalı bir tartışmanın gerçeğin ortaya çıkarılmasında sağlam bir yol olmadığını düşünürüm ve bu yüzden bu tür resmi tartışmalara katılmam için sunulan teklifleri hiç düşünmeden geri çeviririm.” (s.264)

Belki de itiraf “yapısı gereği” Dawkins’in kendi suçları ile de karşı karşıya kalamayacağı, yanlışlarını görmeye belki de dayanamadığı gerçeği, basitçe Tanrı’nın olmasını istememe arzusunda yatar

 “Bir bilim adamı olarak tutucu inanca karşı düşmanım çünkü bu eğilimdeki bir inanç her zaman bilimsel girişimin önünü tıkar. Din bize görüşlerimizi değiştirmememiz gerektiğini ve ayrıca, kavranması mümkün, ilgi uyandırıcı konuların keşfedilmesini arzulamamayı öğretir. Din bilimin düzenini bozar ve kişinin idrak kabiliyetini baltalar.” (s.267)

Tanrı inancı olan herkesi akıl geriliği ile suçlayan yazar, Hristiyan bilim adamlarının varlığını da bir anda çöpe atar. Belki dinin böyle bir tutukluluk hali olabilir ama Tanrı’ya inanmak, O’nunla ilişki kurabilmeyi getirir. Bir baba ortaya çocuklar çıkarmış, sonra da onları dilediği gibi kullanmamaktadır. Aksine onların her kötülüğüne, akılsızlığına ve saygısızlığına rağmen sevgisiyle yanlarında ve dahi ölümün içinde onlara kefarettir.

200’lü sayfa sonlarına doğru bahsettiği inancından dolayı öldürülenler elbette gerçek bir inananın onaylayacağı bir şey değildir. Bu gibi ekstrem yanlış örneklerden yola çıkarak geneli suçlamak, yargılamak ve yanlış kabul, düşülebilecek en büyük hata olur. Kötüyü örnek alıp bir düşünceyi suçlamak doğru bir eleştiri yöntemi değildir. Bugün hala Tanrı’ya ve inanca küfreden nice yazar, edebiyatçı ve bilim adamı vardır ve hiçbiri de bu düşüncelerinden dolayı yağmalanmamıştır. Benzer bir şekilde eşcinsellere verilen cezaların ya da dışlamaların da sadece inançla bağdaştırılması gerçekçi değildir. Uç noktalardaki davranışları ya da düşünce kalıplarını ve dini öne sürerek ortaya attığı düşünce sistemini yine o dinin temeli olarak varsaymak hatalı bir yaklaşımdır.

“Sinir sistemi olmayan başlangıç embriyolar pek tabii acı çekmezler. Ve eğer sinir sistemi gelişmiş ve geç kürtaj edilmiş embriyolar acı çekiyorlarsa (ki her acı üzücüdür) bu acı çekişin sebebi insan olmaları değildir. Herhangi bir evredeki insan embriyolarının aynı gelişim evresindeki bir inek ya da koyun embriyosundan daha fazla acı çektiği yönünde genel bir mantığın doğruluğunu varsayamayız. Ve ister insan embriyosu, ister başka bir varlığın, tüm embriyoların bir mezbahadaki yetişkin ineklerden çok daha az acı çektiği kaçınılmaz bir gerçektir, özellikle de bu inekler dinsel tören eşliğinde kesiliyorlarsa. Dinsel nedenlerden ötürü gırtlakları seremoni eşliğinde kesilen ineklerin bilinçlerinin tamamen açık olması gerekir.” (s.280)

 “Medawars’ın da haklı olarak belirttiği gibi, ‘insan potansiyeli’ iddiasından şöyle bir mantıklı sonuç çıkarmaktayız; bir cinsel birleşme fırsatın her kaçırışımızda, bir insan ruhunu var olma hediyesinden potansiyel olarak mahrum etmiş oluyoruz. Meseleyi bu kafası güzel ‘pro-life’ mantığıyla ele alırsak, doğurgan bir birey karşısına çıkan çiftleşme tekliflerinden her birini reddettiğinde, potansiyel bir çocuğu öldürmekle aynı şeyi yapmış olur! Keza bir tecavüze karşı direnmek dahi potansiyel bir bebeği öldürmek olarak tanımlanabilir.”

Konuyu ekstrem boyutlara taşıma konusundaki maharetini Dawkins burada da bir kere daha sergilemiş. Tartışılan şey sinirlerinin oluşup oluşmadığı, canının yanıp yanmadığı sorunu değildir, embriyonun potansiyel bir bebek olup olmaması da değildir, konu embriyonun artık yaşamaya başlamış bir canlı olduğu konusunda yapılan öz saygıdır.

 “Aşağıdaki dörtlük Lord Justice Bowen tarafından yazılmış son derece güzel bir şiirdir.

            Haklının da üzerine yağıyor yağmur

            Haksızın da

            Ama haklının üzerine daha çok yağıyor yağmur,

            Çünkü haksızın elinde haklının şemsiyesi var.

Ancak Matta İnciline başvurmazsanız (Matta 5:45) buradaki anıştırmanın ne olduğunu anlayamazsınız.” (s.319-320)    

Biz de Dawkins’i kırmıyoruz ve buradaki “anıştırmayı” anlayabilmek için ayete bakıyoruz:

Öyle ki, göklerdeki Babanız’ın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. “ (Matta 5:45)

Ayete baktığımızda ise Tanrı’nın ne kadar sabırlı, ne kadar sevgi dolu, ne kadar merhametli ve ne kadar lütuf dolu olduğunu görüyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki; “Ben kötü kişinin ölümünden sevinç duymam, ancak kötü kişinin kötü yollarından dönüp yaşamasından sevinç duyarım. Egemen RAB böyle diyor.” (Hezekiel 18:23)

Bizler Tanrı’yı egomuzla, içsel yaralarımızla, öfkemiz ve bitmek bilmeyen utanç ve korku dolu kaçak yaşamımızla aradığımızda, kendi isteklerimizin koordinasyonları doğrultusunda O’nu şekillendirdiğimizde elbette elimizde sadece hayal kırıklığı kalacaktır. Fakat tüm sefil halimize rağmen, O’nun elini yüreğimizdeki en derin arzu ile tutmak için uzandığımızda, sonuç bambaşka olacaktır. İşte cennet tam da orasıdır…

RHEMA Dergisi, Kış, İlkbahar, Yaz 2017 sayılarında  yayımlanmıştır.