Aramızda Kalsın Tanrı Var

“Aramızda Kalsın Tanrı Var” John C. Lennox’un, 2012 yılında Ufuk Yayınlarından çıkan ve Türkçeye çevrilmiş tek kitabıdır. Oxford Üniversitesinde bilim felsefesi dersleri veren matematik profesörü olan Lennox, özellikle ateistlerle yaptığı tartışma programıyla da oldukça ünlüdür. Bilim ve dini birlikte ele alarak yazdığı ve ünlü ateistlere cevap niteliğindeki bu kitabı ise okuyucuya oldukça sağlam argümanlar sunar.

Lennox insanoğlunu bilime yönelten sebebi C.S.Lewis’den alıntıladığı şu sözlerde özetler:

“İnsan bir kanun koyucunun varlığına inandığı için doğada kanun olduğunu varsaydı ve doğada kanunun varlığına olan inancı onu bilim yapmaya sevk etti.” C.S.Lewis

Ortalıkta keşfedilen ya da hala keşfedilmeye devam eden bir yığın kanun varsa o zaman bu kanunları koyan birinin de mevcudiyetine işaret eder Lennox. Tam da Lewis’in insanı bilim yapmaya sevk eden sebebin bir diğer yanına dokunarak.

“Kanun, bir failin varlığını gerektirir; çünkü kanun sadece o failin takip ettiği bir yoldur: Kanun bir gücün varlığına işaret eder; çünkü kanun ona göre işleyen bir düzendir.” (s. 88)

Bunun yanında Lennox, sahip olduğu bilgiye ve çalışma alanının genişliğine rağmen bilimin de yetersiz kalacağı ve cevaplayamayacağı konuların varlığına dikkat çeker. Bu da bilimin, yaşamın anlamı ve bu dünyada varoluşumuzun sebebi açısından geçerli bir neden bulma konusundaki kısırlığı ile örtüşür. Dolayısıyla aslında gerçek tartışmanın bilim ve din arasında değil, natüralist dünya görüşü ile teist dünya görüşü arasında olduğunu ifade eder.

“Francis Collins, evrimin sınırı konusunda Behe’den farklı düşünmesine rağmen şöyle söyler, “Bizim açımızdan evrim tesadüfen meydana gelmiş gibi görünebilir, ama Tanrı’nın açısından sonuç tüm ayrıntılarıyla belirlenmiştir.” Benzer şekilde Cambridgell evrimci paleobiyolog Simon Conway Morris de “kendiliğinden nihai bir hedefi olamayacak natüralist bir sistem kurduktan sonra bile bir amaca yönelme anlayışından kurtulamayan ultra-Darwincilerin yaptıkları indirgemelerden ikna olmaz. Conway Morris 4.Bölümde tartışığımız gibi biyolojide de fizikte olduğu gibi bir hassas ayar olduğunu düşünür ve van Till’in üzerinde ısrarla durduğu gerçeği hatırlatır: “Hayatın meydana gelebilmesi için ‘tam kararında olması gereken sadece belli başlı parametlerin sayısal değerleri değildir. Hayır, ‘tam kararında’ olması gereken evrendeki düzenin idaresi ve işleyişidir.” Conway Morris şöyle bir sonuca varır: “Garip bir biçimde sadece evren değil, bu kitabın başından sonuna kadar ifade ettiğim hayatın çözüm bulma kapasitesi de bu amaca hizmet etmektedir.” Sonuç olarak bu, kör bir saatçinin işine değil de, daha çok keskin görüşlü bir idarecinin düzenine benziyor.” (s.161)

Görmekten kaçındığımız şey, gözlerimizin önünde serilidir. Tıpkı Romalılar 1:19’da söylendiği gibi: “Çünkü Tanrı’ya ilişkin bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir; Tanrı hepsini gözlerinin önüne sermiştir.”  İnsan genomu profesörü Francis Collins gibi evrim teorisi ile ilgili çalışmaların içinde yer alan bilim adamlarının, Tanrı’nın varlığından bahsetmeleri belki de konunun sadece natüralizm ve teizm arasında bir yerde olmadığını da gösterir. Bilimin önünde sonunda gelip dayanacağı noktanın da yine Tanrı olacağı gerçeğini anlatmak açısından, onların yaptıkları açıklamaların önemini ve değerini görmezlikten gelmek skolastik bir bakış açısıyla yapılmış değerlendirme ve sonuç getirecektir. Önemli olan her türlü araştırma ve görüşe açık olarak bir değerlendirme yapmak ve bunun sonucunda neye inanacağımıza dair bir resim şekillendirmek açısından önemlidir.

Çünkü eğer biz arkasında akıllı bir tasarımcının olmadığı bir görüşün doğrulunu sorgusuzca ve tamamen onaylıyorsak, şu anda elimizde tuttuğumuz tüm bilgileri de çöpe atıyoruz demektir.

“C.S.Lewis’in söylediği gibi: “Eğer var olan her şey Tabiat ise, yani birbirine kenetli akılsız olaylar bütünü ise ve eğer bizim en köklü ve kemikleşmiş fikirlerimiz, irrasyonel bir sürecin sadece yan ürünleriyse; o halde bizim uyum anlayışımızın ve tek biçimliliğe olan inancımızın, dışımızdaki dünya ile alakalı herhangi bir gerçeğe dair bilgi vereceğini varsaymak için hiçbir dayanağımız yoktur. Bizim kanaatlerimiz sadece kendimizle ilgili bir vakadır- tıpkı saç rengimiz gibi. Eğer Naturalizm doğru ise, tabiatın tekbiçim olduğuna dair kanaatimize güvenmek için geçerli sebebimiz de yok demektir.” (s.279)

Lennox kitabında natüralizmin tamamen ters köşesine gitmeyi ve akıllı tasarımcının kudreti, yetkisi ve yapabilecekleri konusunda bazı argümanlar sunmayı da ihmal etmez. Özellikle kişisel olarak yaşanmadığı sürece kabul edilmesi ve inanması zor olan mucizeler konusuna değinir. Elbette ki mucize olarak kabul ettiğimiz şeylerin düzenli şekilde devam eden olaylar içinde kendine bambaşka bir yer edinmesi ve sivrilmesi gerektiği aşkardır. Üstelik bunun için içinde bulunulan çağın da bir önemi yoktur. Lennox bu konuyu İncil’den yaptığı alıntılarla mantıklı ve objektif bir açıdan ele alır ve karşı tarafa itiraz edecek bir sebep bırakmaz.

            “Kendi zamanının tıp eğitimini almış olan, antik tarihçi doktor Luka’nın İsa’nın biyografisine tam da bu mesele ile başlaması çok enteresandır. Zekeriya ve eşi Elizabet’in yıllarca bir erkek evlat için dua ettiklerini anlatır çünkü Elizabet kısırdır. Zekeriya yaşlandığında ona bir melek gelir ve dualarının kabul edildiğini eşinin hamile kalıp bir bebek doğuracağını söyler fakat Zekeriya nazikçe buna inanmadığını belirtir. Buna sebep olarak da artık çok yaşlandığını ve eşinin bir çocuk doğurmak için çok zayıf düştüğünü ifade eder. Onun için ve hanımı için artık o zamanda çocuk sahibi olmak onun tabiat kanunu olarak bildiği şeye tamamen ters düşmektedir. Burada Zekeriya ile ilgili ilginç olan şudur: O bir ateist değildi; tam tersine Tanrı’ya, meleklere ve duanın kuvvetine tüm kalbiyle inanan bir peygamberdi. Fakat duasının gerçekleşmesi için tabiat kanunlarına zıt bir şeyin meydana gelmesi gerektiğinde, kafasında o konuyla alakalı oluşan şüpheyi izah etmekten de kaçınmıyordu.

            Burada Luka aslında, ilk Hristiyanların, tabiat kanunlarından bi-haber oldukları için herhangi bir mucize hikayesine inanmaya hazır saf bir topluluk olmadığını ifade ediyor. Bu tür bir mucizeye inanmak onlar için de çok zordur, tıpkı diğer insanlar için olduğu gibi. Eğer sonuçta bir mucizenin olduğuna inandıysalar bunun sebebi onlara gösterilen mucizenin ayan beyan ortada oluşudur. Onlar bu yüzden inanmak zorunda kalmışlardır yoksa tabiat kanunlarını bilmediklerinden inanmış değillerdir.

O halde Hristiyanlığın bilimden önce saf ve cahil bir dünyada doğduğunu düşünmek gerçeklere ters düşecektir. Antik dünyada yaşayan insanlar da ölü bedenlerin mezarlardan kalkamayacağına dair tabiat kanununu en az bizim kadar iyi bilirlerdi.  Mucizeler, o toplumlar cahil oldukları veya yeterince şüpheci olmadıkları için değil, reddedilemeyecek denli açık oldukları için ikna edici olmuşlardır.”(s.272)

Böylece yazar mucizelerin oluşmasının ve mucizelere inanılmasının, toplumun hangi çağda olduğu ya da kişilerin cahillikleri ile doğru orantılı olamayacağını gayet net bir şekilde açıklar ve örneklendirir.

Lennox, seçimin kişisel bir kararda nihayetlendiğinde (herkes için), sonucun kendi içinde taşıdığı ironiyi açığa çıkarması açısından oldukça çarpıcı bir karşılaştırma yapar.

“Elbette sadece bilimsel çalışma yapan biz bilim adamları değil hepimiz kaçınılmaz biçimde başlangıç noktası olarak kullanacağımız bir varsayım seçmek zorundayız. İnsan zekası sonu itibariyle varlığını ya aklı olmayan maddeye, ya da bir Yaratıcı’ya borçludur. Bazı insanların ikinci yerine birinci varsayımı tercih etme sebeplerinin zekaları olduğunu ileri sürmeleri epey gülünç doğrusu.”(s.284)

Yazarın bu çarpıcı son vuruşunda, herhangi bir inanç sahibini aşağılamaktan ziyade, onların yüreklerinde derin bir sorgulamayı başlatma isteği yatar. Bu istek, Sokratesin kendini tanımladığı at sineği misali, sunduğu argümanlarla onlara dokunarak rahatsız etme arzusudur.