Meczup

Halil Cibran’ın erken dönem eserlerinden biri olan “Meczup” Kenan Sarıalioğlu çevirisi ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından (2014) çıkarak yeniden okuyucusuyla buluşmuş. 1913’te yazmaya başladığı kitap, 1918’de yayımlanmıştır. Halil Cibran kolay kolay kimsenin üstesinden gelemeyeceği üst üste derin acılar yaşamış, hayatını kolay yoldan değil; ama bir insanın olmayı tercih etmeyeceği bir tarafta kalarak ve üstelik tutkusundan vazgeçmeden, aksine ona daha çok bağlanarak yaşamına devam etmiş filozof, ressam ve şairdir. Kendini belki de en iyi betimlediği yer, Ermiş’teki satırlarıdır.

“Uzundu surları arasında geçirdiğim çile günleri, uzundu yapayalnız geceler; kim bırakıp çilesini ve yalnızlığını yola koyulabilir içi sızlamadan?

          Ruhumdan pek çok parça bıraktım bu sokaklarda ve epeyi kalabalıktır özlemimin şu tepelerde çırılçıplak gezinen çocukları; hiçbir sorumluluk ve sızı hissetmeden vazgeçemem onlardan.

         Günlerden bugün sırtımdan çıkarıp attığım, bir giysi değil, kendi ellerimle yırttığım tendir.

        Ardımda bıraktığım bir düşünce değil, açlık ve susuzluğun tat kattığı bir yürektir.” (s.7-8, Ermiş, Alkım Yayınları 2006, Çev. Ayşe Berktay)

Lübnan’nın Bişerri semtinde doğup, büyüyen Cibran, bulunduğu yerin coğrafik konumundan çok etkilenmiş, bu etkileşim de onun hem resimlerinde, hem de yazılarında kullandığı alegoriye, sembolizme, dramatizme yansımıştır. Bu coğrafyaya İncil’e, sevgiye, duyduğu hayranlık eklenmiş, sevgi, gerçek, güzellik, ölüm, iyilik, kötülük temaları eserlerine romantik notalar eklemiştir.

Cibran Kutsal Kitap’a ve İsa’ya duyduğu hayranlığı şair yönünü de kullanarak ve illustirasyonları ile sadece Meczup’ta değil, onun ünlü eseri Ermiş’te de görmek mümkündür.

“Ey Tanrımız, bizim kanatlanmış benliğimiz, niyetimizi oluşturan içimizdeki iradendir.

          Arzulayan, içimizdeki arzundur.

         Sana ait gecelerimizi yine sana ait gündüzlere çevirecek olan, içimizdeki itici gücündür.

        Senden bir şey isteyemeyiz çünkü sen bizim ihtiyaçlarımızı daha içimize doğmadan bilirsin:

        Bizim ihtiyacımız sensin; ve bize kendinden daha çok verirken aslında her şeyi veriyorsun.” (s.71, Ermiş, Alkım Yayınları 2006, Çev. Ayşe Berktay) 

Mezmurları anımsatan bu satırlar, Meczup’taki ‘Tanrı’ bölümünde kendine farklı bir şekil seçer. Yakarış taşıyan satırlarda, Cibran Tanrı’ya duyduğu hayranlığı açıkça ifade eder. O’ndan gelecek en ufacık bir cevaba susamış, yolunu bulmak için ihtiyacı olan ışığı arayan gözleriyle, ellerini göğe kaldırmış bir adamın yakarışıdır bunlar.

“Dudaklarımın ilk kez ürpererek mırıldandığı o eski günlerde, Kutsal Dağ’a tırmanıp Tanrı’ya şöyle seslendim: “Ya Rab, ben Senin kulunum. Senin gizli istencin benim için Yasa’dır ve ben Sana itaat edeceğim.”

          …….        

         Ve bin yıl daha sonra, yeniden Kutsal Dağ’a tırmandım ve Tanrı’ya şöyle dedim: “Baba, ben Senin oğlunum. Merhamet ve aşkla Sen bana hayat verdin, ben de aşk ve tapınma duygularıyla miras alacağım Senin krallığını.” (s.3)  

Cibran satırlarında sadece Tanrı’ya duyduğu hayranlığı şairane satırlarla değil, İncil’den aldığı öğretiyi sembolik bir ifadeyle Meczup’taki ‘Kutsanmış Kent’ bölümünde capcanlı resmeder.

“Ne göreyim! Kent sakinlerinin her biri tek gözlü, tek elliydi. Şaşırdım ve kendi kendime sordum: “Bu kutsal kentte, nasıl olur da, insanlar böyle tek elli, tek gözlü olurlar?”

        Ama onların da şaşkınlık içinde olduklarını gördüm: Benim iki elim, iki gözüm olmasına hayret ediyorlardı. Aralarında konuşurlarken, sordum onlara: “Herkesin Kutsal Kitap’a göre yaşadığı kent, gerçekten burası mı?” Dediler ki:

 “Evet, kutsal kent burası.”

 “Peki,” dedim “ne oldu size? Sağ eliniz ve sağ gözünüz nerede?”

 Heyecanlandılar. “Bizime gel, görürsün,” dediler bana.

Beni kentin ortasındaki tapınağa götürdüler. Orada bir yığın el ve kurumuş göz gördüm.           “Eyvah!” dedim. “Hangi kıyıcı fatih size bunu yaptı?”

Bir mırıldanma başladı aralarında. İçlerinde daha yaşlıca olan biri yaklaşıp şöyle dedi   bana: “Biz kendimiz böyleyiz. Tanrı içimizdeki şeytanı yenmemize izin verdi. Beni tapınağın ana sunağına doğru götürdü. Oradakilerin hepsi bizi izledi. Sunağın yukarısında kazınmış bir yazıt gösterdi. Okudum:

                “Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir. Eğer sağ elin günah işlemene neden olursa, onu kes at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme gitmesinden iyidir.” ,, (s.29-30)

               Halil Cibran’ın inceden elenmiş sözlerinin içinde şiirin ahengine kapılıp, resmin hayal edileni gözler önüne seren canlılığına dalıp gider okuyucu. Önüne çıkan cümlelerin arkasındaki anlama ulaşmak için daha da derine gidebilmek için can atar. Belki de kendi ruhunda bir meczup arar ya da çoktan bu dünyanın kulağına fısıldadığı yalnızlığı anımsar. Fakat aynı karede zihninde bir ayet canlanır: “Dünyanın önemli gördüklerini hiçe indirmek için dünyanın önemsiz, soysuz, değersiz gördüklerini seçti.”1.Korintliler 1:28

             Cibran, ünlü eseri “Ermiş”te kelimelerle yaptığı görkemli şöleni, ruhunun derinliklerinde geçen düşüncelerine yetişemeyen bir kuşa benzetir. “Çünkü enginlerin kuşudur düşünce, kelimelerin kafesinde kanatalarını açsa da uçamaz.” (s.63, Ermiş, Alkım Yayınları 2006, Çev. Ayşe Berktay) Okuyucu ise “Meczup”la çoktan o kuşun kanatlarında elinde tuttuğu kitabın üzerinde uçmaya başlamış ve satırlarındaki her yeni keşifle pike yapıp okumaya devam eder.

Miras Dergisi / 2015 / 14.Sayı