Beşpeşe

Beş yazarın, beş farklı bölümde,  bir romanı topladıkları kitap Beşpeşe. Murathan Mungan’ın 2002 yılında sözcükleri kağıda dökmesiyle başlıyor bu serüven. Hemen ertesi yıl 2003 yılında Faruk Ulay, Elif Şafak ve Celil Oker diğer üç bölümü ekliyorlar kitaba. 2004 yılında Pınar Kür’ün romanın son bölümünü tamamlamasıyla, kitap aynı yıl içinde haziran ayında Metis Yayınlarından okuyucusuyla buluşuyor.

Kitabın beş farklı yazar tarafından yazılmış olması dikkat çekici olması için başta yeterli gibi dursa da, okumaya başlandığı andan itibaren tedirginlik uyandırması kaçınılmaz oluyor. Kitap içinde yazar farkının yaratabileceği anlatım değişikliği olasılığı, temkinli okumaya itiyor okuyucuyu. Sanki kendini öykünün akışına kaptırırsa, hayal kırıklığına uğrayacakmış gibi çekinik bakıyor satırlara. Kurgu içinde kaybolmak yerine, derin uykuya dalmaktan korkar gibi, okurken de duygusal olarak kendini frenliyor okuyucu. Aslında birkaç yazarlı kitaplara alışık olunsa da, bölümlerin yazarlara özel olarak ayrılması, bu duygusal karmaşaya ya da meraka da diyebiliriz, sebep oluyor. Hatta belki de sırf bu sebeple ilginç bir kitap, kendini doğru şekilde yaratabileceği düşüncelerde gerçek bir hikayeye dönüşüyor roman.

Kurgu, başkahraman Zehra’nın yaşadığı acı bir olay üzerinden gidiyor. Gizem dolu bir hikaye, cevabını bulamamış sorular, yeni sorular uyandıracak garip açıklamalar, sonunda eski açıklamaların beklenmedik çözümü ve belki de okuyanın hafızasında tamamlayacağı bir son. Genel olarak romanı bu şekilde özetlesek de, kişisel iç çatışmalar da eklenince analitik bir kurgusal hikaye kalıyor elimizde.

İlk bölüm Mungan’ın satırları ile başlıyor. Hikayenin ana temasını oluşturan olayda, baş kahramanın geçmişi, şimdisi, betimleniyor yazarın kaleminden. Böylece sağlam bir temel atılıyor romana. Öyle ki, sonrasında eklenecek satırlar tam da bu anlatıların üzerinde şekilleniyor, yükseliyor ve tamamlanıyor. Onun şiirsel, vurucu anlatımı ise yine okuyucuyu ilk dakikalarda kitaba bağlamakta yeterli oluyor.

“Bazı geceler ter içinde uyanıyor kendi sesine. Kendi çocuk sesine…”

         “Annesinin sesi rüyalarında çınlıyor bazen. Annesinin yüzü rüyalarında bile gölgeli, uzak, unutulmuş; ama ses, diri, dipdiri. Yanı başından seslenir gibi capcanlı!” (s.13)

Giriş niteliğindeki bu bölümde, kahramanın tüm hikaye boyunca kendi içinde bir türlü cevabını bulamadığı, kendini ya da kendisinde derin bir güvensizlik yaratan kaybının şekillendirdiği gerçeği, olay örgüsü içinde Mungan çok tanıdık bir eylem, iyi bir çözümlemeyle kurguya dahil ediyor. Tüm iç hesaplaşmalar belki de tam da bu yerde başlıyor.

“Nerede, hangi nedenle olursa olsun, bir yerde biriken kalabalığın kendisine bakan gözlerinde, yüzünde belirecek olan acıya göre arzusunun yattığı düşüncesi bir daha yakasını hiç bırakmadı. Kalabalığın gözlerini besleyecek olan şeyi erken yaşta keşfetmişti.

         Acı.” (s.21)

Romanın yazara göre ayırt edici bölüm özelliği, ancak kitapta ilerlerken bir başka detayı daha ortaya çıkarıyor. Her bölümde romanın yan kahramanını, her bir yazar görev edinmişçesine ve kendi kurgulama şekline göre ele alıyor. İkinci bölümde olduğu gibi Faruk Ulay, Fırat karakterini devreye sokarken, hikayeciliğinin getirdiği minik sürprizi romana iliştiriyor. Daha deli dolu, ama yine sorularla pekişmiş bir bölümle gelişiyor hikaye. Kitabın çözümlenmeyi bekleyen sonunu hazırlıyor…

Üçüncü bölümde çok farklı bir Zehra giriyor romana Şafağın kaleminden. Yazar kendi birikimini, bu romanda Vedia Hanım karakteri ile romanın başkahramanına iliştiriyor.

“Dışında arıyorsun Zehra. Sonra kendi içine bakınca, belki de göreceksin ki yalnızlığının ilacı orada. Demem o ki, arama boşuna. Yıpratma. Sen bir adım attıkça çabuklaştırmak için kavuşmayı, o bir adım uzaklaşacak senden, bilmeden.” (s.368)

Biraz ağdalı, biraz melodik ve düşünce dünyasının o en gizemli, en mahrem yerlerinde gezdirir gibi sözcüklerle oynuyor Elif Şafak. Romanda yeni yan kahramanı tanıtmaya çalışırken, Zehra’yı başka bir kimliğe götürüyor. Bu yeni başkahramanı sevsin mi, rahatsız mı olsun, yoksa tüm bu örgü içinde daha da mı şüpheyle yaklaşsın bilemiyor okuyucu. Sorulara, yeni sorular eklenmişçesine bir başka bölüme atlıyor hikaye.

“Kalmadı luzüm aramaya, ben bulamadan daha neyi aramakta olduğumu, aradığım çıktı karşıma burada. En yasak, en ırak, en yabancı olanın suretinde geldi buldu beni aşkın.

           En yasak, en ırak, en yabancı olanın suretinde geldi buldu beni aşk…” (s.379)

Bu başka bölüm, Celil Oker’in, Rıdvan karakterini tanıttığı bölüm oluyor. Rıdvan, Oker gibi hem bir polisiye yazar ve ayrıca hem de Zehra’nın sevgilisi olarak çıkıyor okuyucunun karşısına. Bu bölümün en sürükleyici kısmı ise, Zehra’yla yapılan paslaşmayla, kaleme alınacak bir kitap projesinin, sadece sözcüklerde yan yana gelmesiyle, tamamlanmamış bir filmi seyrettiriyor izlenimi vermesinde oluyor. Düğüm daha da sıkı bir şekilde bağlanmış olarak, yarı gerçek, yarı rüya niteliğinde öylece kalıyor bu bölümde…

Başından beri çözülmeyi bekleyen, kitap boyunca tüm detaylara, tüm psikolojik analizlere, tüm tanıklara rağmen Zehra’yla birlikte çıkılan o merak dolu yolculuk, sonunda yine onunla birlikte biraz şaşkın, biraz buruk, biraz tedirgin bırakıyor yolcusunu kitabın bu bitiş bölümünde. Sonu belli, belki belirsiz bir hikayeyi, Pınar Kür usta bir manevrayla kucağına atıveriyor okuyucunun. Sonrası kimin, nerede, nasıl bir son ya da başlangıçla devam etme isteğine kalıyor…

“Şu bebeği atsam. Kaldırıma çarpıp bin parça olsa… Kendi canımı kurtarabilir miyim?” (s.677)