Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

“Ölümcül Hastalık Umutsuzluk”, varoluşçuluğun babası, filozof, teolog Soren Kierkegaard’ın M.Mukadder Yakupoğlu tarafından Fransızcadan Türkçeye çevirdiği eseridir. Kitabın 1. ve 2. Baskısı Ayrıntı, 3. 4. ve 5. Baskıları Doğu Batı Yayınlarından çıkmış. Kötü bir çeviriye çok güzel bir örnek teşkil eden bu kitapta, dilbilgisel hatalara da rastlıyoruz maalesef.
Çevirinin kötülüğü ile okumanın güçleştiği, anlamanın ise gerçekten zorlaştığı bu kitapta, çevirmenin bile yok edemeyeceği değerde bilgiler sunuyor Kierkegaard bize. En kötüsü ile temel bir özet çıkarabilmek sırf yazardan dolayı imkanlı hale geliyor. Soren, zengin ya da fakir, mutlu ya da mutsuz aslında her insanın içinde taşıdığı, umutsuzluk kavramını çok net bir şekilde ve olduğundan daha farklı olarak tanımlıyor. Genelin uyumsuzluk olarak nitelendirdiği “umutsuzluğu” yazar şu şekilde açıklıyor:
“Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen ilişkinin bir sonucudur.” (s.9)


Bu tanımla birlikte aslında insanın kendine dönüşünü sağlayan bu “acı”nın bir şekilde kişinin kendisinde oluşmasının gerekliliğini savunuyor adeta. Hatta sadece savunmakla da kalmayıp, bu kavramı inancının içine de çok net bir şekilde yerleştiriyor:
“O halde insanı hayvandan üstün kılan, onun acı çekmesinin gerekliliğidir. Hristiyanı, doğada yaşayandan üstün(farklı) kılan, onun bu acının bilincinde olmasıdır; tıpkı, bir Hristiyanın mutluluğunun umutsuzluktan arınarak iyileşme olması gibi.” (s.23)


Yazar, başlıca üç umutsuzluk örneği veriyor elimize.  Birincisi “bir ben’e sahip olduğunu bilmeyen umutsuzluk” diğeri “kendi olmayı istemeyen umutsuzluk”, üçüncüsü ise “kendi olmayı isteyen umutsuzluk”. Kierkegaard birinci umutsuzluğu, insanın sadece duyularına saplanarak gerçeği, yani “ben”i önemsemeyişi olarak tanımlıyor. Yazar, umutsuzluğunu bilmeyen umutsuzluğun, dünyada en çok bilinen çeşit olduğunu eklerken, bu haliyle umutsuzluğunu bilenden daha da kötü bir durumda seyrettiği gerçeğini gözler önüne seriyor: “Bilinçli umutsuza göre umutsuzluğunu bilmeyen umutsuz, gerçekten ve kurtuluştan uzaklığa olumsuz bir adım daha ekler. Umutsuzluğun kendisi de bir olumsuzluktur ve umutsuzluğun bilinmemesi de başka bir olumsuzluktur. Ama gerçeğin yolu bunların hepsinden geçer.” (s.55)


İkinci tip umutsuzlukta, her ne şekilde olursa olsun görünen bir umutsuzluk konusu olduğunun yadsınmadığına parmak basıyor Kierkegaard. Fakat asıl umutsuzluğun tam da bu konunun arkasında gizlendiğine dikkat çekiyor. Kişi bir başkası olmayı isterken ve o bir başkası olamazken, özünde kendi olmayı istememe umutsuzluğunun durduğunu belirtiyor Kierkegaard. Bir başkası olamadıkça ve kendinden bu şekilde kurtulamadıkça düşülen ve gittikçe içinde boğulamaya sebep olan umutsuzluğu güzel bir örnekle şekillendiriyor:
“Ölmüş veya şıpsevdi olan dostunu kaybetmekten dolayı aşkta umutsuzluğa düşmüş bir genç kıza bakınız. Bu kaybediş gerçek umutsuzluk değildir, kendi kendinden umutsuzluğa düşmüştür. Başkasına ait hale gelseydi en hoş şekilde kaybetmiş ve kurtulmuş olacağı bu ben, bu durumda can sıkıntısına yol açar; çünkü başkası olmadan bir ben’e sahip olmak zorundadır. Kendisi için bir hazine olabilecek -diğer taraftan bu da başka bir umutsuzluk anlamı taşır- bu ben, diğeri öldüğü zaman dayanılmaz bir boşluk olacaktır veya terk edilişini anımsattığı için bir tiksinti nedeni olacaktır. O halde ona “kızım kendi kendini tüketiyorsun” demeye çalışın; onun şu yanıtı verdiğini göreceksiniz: “ Ah! Hayır, acım tam da kendimi tüketmeyi başaramadığımdan dolayı.” (s.28)


Soren’in bu çeşit umutsuzluğa bakışı ve onu yaşanılan olayın üstünü örttüğü yerde kalan bir duygu durumdan çoktan çıkarmış oluyor. Yazar umutsuzluğun kendi kendinden kurtulamayan bir işkenceye dönüşünü devam eden satırlarda da aktarmayı sürdürüyor.
Üçüncü tip olan ben olunmanın istendiği umutsuzluğun tanımında ise Kierkegaard, direk olarak bir başkaldırma profili çiziyor. Kendi mükemmelliği ve yaratıcısının saygınlığını kırma isteği üzerine çizilen bir profil üstelik:
“Ve kendi olmayı istemek, kendinin stoacı beğenisinden veya kendine aşırı tapınmadan ileri gelmemektedir; kuşkusuz bir yalancılıktan da kaynaklanmamaktadır; kendi olmayı istemek, bir anlamda kendi mükemmelliğini izlemektir; hayır, bunu varoluş nefreti halinde ve sefaletine uygun olarak istemektedir; ve bu ben’e başkaldırmayla veya meydan okumayla bile bağlanmamaktadır, bunu yalnızca Tanrı’nın saygınlığını kırmak için yapmaktadır; onu yaratan gücü başkaldırmayla koparıp atmayı değil, ona güç kullanarak kendini kabul ettirmeyi, ona güçle bağlanmayı, ondan şeytanca destek almayı istemektedir… ve bu anlaşılabilir bir şeydir; çünkü gerçekten kötü bir itiraz, her zaman onu uyarandan destek görür.” (s.86)


Özellikle bu iki tip umutsuzluğu Kierkegaard kaçınılmaz bir şekilde ve kendi tabiri ile inancın tersi olan günaha bağlıyor:
“Tanrı karşısında veya Tanrı fikriyle, umutsuz olarak, kendi olunmak istenmediği veya istendiği zaman günah işlenir. Bu durumda günahkarlık, en üst noktaya aktarılmış güçsüzlük veya meydan okumadır, dolayısıyla günah, umutsuzluğun yoğunlaşmasıdır. Vurgu burada Tanrı karşısında olmak ve Tanrı fikrine sahip olmak üzerinedir; günahı, hukukçuların “nitelikli umutsuzluk” diye adlandırdıkları şeye, onun diyalektik, törel ve dinsel niteliğine dönüştüren Tanrı fikridir. ” (s.87)
“ O halde günahın daha önceki bölümde verilen tanımı şu şekilde tamamlanmaktadır: Tanrı’nın bir esininin doğasını bize açıklamasından sonra günah, Tanrı önünde kendi olunmanın istenmendiği umutsuzluktur veya kendi olunmanın istendiği umutsuzluktur.” (s.107)


Yazarın temelde örneklediği bu umutsuzluk şekillerine bakınca, varoluşun kendi içindeki inanılmaz devinimini, sorularını, kaygılarını, korkularını, ihtiyaçlarını ve en önemlisi çaresizliklerini, tam olarak tüm satırlarına işlenmiş olarak buluyor okuyucu. Bu inanılmaz ayakta kalma savaşı, kendi içinde derinden ölümü, yok oluşu barındırırken, aynı zamanda acı içinde ve tüm gücüyle tırnaklarını geçirerek tutunmaya çalışma gayretini de barındırıyor. Yazarın büyük bir ustalıkla analiz ettiği tüm bu süreç, çok güzel bir benzetme, bu benzetmenin gittiği nokta ile doruğa ulaşıyor. “…bir kez bile olsa hükümdarı görmeyi bile mutluluk sayacak olan ve bunu çocuklarına ve torunlarına yaşamının en önemli olayı olarak anlatacak olan bir işçiyi hükümdar aratsa ve onu damat olarak istediğini belirtse ne olurdu? Bu durumda tüm insanlar gibi işçi de az ve ya çok bundan huzursuz olurdu, kafası karışırdı, olay ona (insansal açıdan) oldukça tuhaf ve anlamsız gelirdi, kimseye tek bir kelime etmeye cesaret edemezdi; çünkü kendi içinden, çevresindeki her kişinin düşüneceği şey olan şu fikir geçerdi: Hükümdar onunla alay etmek istiyordu…” (s.95)


Tüm bu cümleler kitabın nihayeti olmasa da, Kierkegaard umutsuzlukla içinde kaybolunan bu yaşamı, ardından umutsuzluğun yaşama dönüşeceği yeri, bilen içinse kesinlikle benzetmede kaçırılmayacak o noktayı, akıl almaz bir soru ile bu minik hikayeye bağlıyor. Okuyanı yerine mıhlayan ve kendi başına sadece o soruya bakar halde bırakan ifadesi ile:
“Peki ya Hristiyanlık! Verdiği ders, bu kişinin her kişi gibi, diğer taraftan kim olursa olsun, koca, karı, hizmetçi, bakan, tüccar, berber, vs… Tanrı önünde var olduğudur; yaşamı süresince bir kez kralla konuştuğu için belki de gururlanacak olan bu kişi, şu veya bu kişiyle çoktan dostluk ilişkisi kuran birisi olacak bu insan, Tanrı’nın karşısındadır, gerektiğinde her zaman dinleneceğinden emin olarak Tanrı’yla konuşabilir ve Tanrı’nın içtenliği içinde yaşamın sunulduğu kişi odur! Hatta daha da fazlası: Tanrı bu insan için, onun için dünyaya gelmiş, bir bedene bürünmüş, acı çekmiş, ve ölmüştür; ve bir armağan bu yardımı kabul etmesi için ona ricada bulunan ve ona yalvaran, bu acılarla dolu olan Tanrı’dır. Gerçekte dünyada aklı kaybetmek için bir neden varsa, bu neden değil midir?” (s.96)


Şu çok küçük satırlarından bile rahatlıkla anlayabileceğimiz gibi Kierkegaard, ele aldığı konuyu kendine özgü şekilde ustalıkla işyelişi, ortaya koyduğu soruları, bu sorulara aradığı cevapları, analizleri ve sonunda savunduğu inancının içinde yaptığı çözümlemesi ile kitabı hak ettiği yere ve değere çoktan taşıyor.

( Miras Dergisi 3.Sayı / 2012 Kasım – Aralık)