Çarmıh Yolcusu

Bunyan’ın Çarmıh Yolu

Orijinal adı “Pilgrim’s Progress” olan ve çevirisi Umut Alper Ceylan tarafından yapılan, John Bunyan’ın “Çarmıh Yolcusu” kitabı, 2003 yılında Bütün Dünya Kitaplığı’ndan (İstanbul) çıkmış.  İzmir Protestan Kilisesi Pastörü Fikret Böcek, önsözde, Bunyan’ın hayatını derinlemesine incelemiş ve meraklısı için kaynak sayılabilecek bilgilerle okuyucuya zengin bir doküman sunmuş.

“Çarmıh Yolcusu” Kutsal Kitap’tan sonra en çok dile çevrilen kitap olma unvanını elinde tutmayı başarıyor her şekilde. Ama İdefix’te, İnkılap Kitabevi’nin özel fiyatı olarak KDV dâhil 2 TL’ye satışa sunulan kitabın üzülerek söylenecek iki yanı var. Son düzeltmelerin üstünde çok da durulmadığı belirgin hatalarla göze çarpıyor ve kitap kapak tasarımı da içeriğine göre zayıf kalıyor.

Kitap iki öyküden oluşuyor. On bir bölümden oluşan birinci öyküde, romanın kahramanı Hristiyan’ın Göksel Şehir’e yaptığı yolculuk serüveni, yazarın kendi ağzından gördüğü rüya eşliğinde anlatılıyor. İkinci öykü ise sekiz bölümden oluşuyor. Bu kez aynı yolculuğa Hristiyan’ın ailesinin de – eşi ve çocuklarının da – çıktığını görüyoruz. Yazar tüm bu hikâyeleri gördüğü rüyanın bir yorumunun yapılmasını ister gibi ki bunu birinci bölümün sonunda dillendiriyor da: “İşte ey okuyucu, sana rüyamı anlattım, Bak ve eğer onu yorumlayabilirsen, Onu benim için yorumla, ya da kendin için veya komşun için yorumla” (sayfa 221).

Kitapta yolculuğa başladığınız daha ilk dakikalarda sanki Hezekiel’den ya da Vahiy kitabından bir bölümü okur gibi hissediyorsunuz. Onun hayat hikâyesini okumamış olsanız dahi, Bunyan’ın yaşamında Tanrı’nın sözlerinin ne kadar önemli ve etkin olduğunu daha başından anlamak çok kolaylaşıyor. Ama daha da önemlisi, hem bir vaiz, hem de bir yazar olarak Bunyan özellikle alegorik anlatımı kullanmayı tercih ediyor. Bunu seçmesine referans olarak Hoşea 12:10’dan “…örnekler verdim”i gösteriyor. Kutsal Kitap’ın birçok yerinde benzetmelere, temsili anlatımlara rastlıyoruz. Ayrıca İncil’de İsa Mesih’in de, alegorik olmasa da, benzetmelerle dinleyenlerin yorumlayarak bir noktaya varmalarını beklediğini biliyoruz. Dolayısı ile Bunyan büyük bir akıllılık ve ustalıkla kişilerin yüreklerinin nerede daha etkili çarpacağının da bilincinde olarak kaleme sarılıyor. Onun bu ustalığı hem kendine verilmiş armağanı, hem de Tanrı esini ile romanın etkisini arttırıyor.

Çarmıh Yolu’nda rastladığımız tüm yan karakterler ve yerler, düşünsel anlamda her bir Mesih inanlısının, iman yolunda karşısına çıkacak ya da çıkabilmesi muhtemel soyut kavramlar. Kötü Niyet, İnatçı, Para Sevgisi, Ürkek, İkiyüzlü; bu yan karakterlerden kötüleri temsil edenlerden bazıları. Sadık, Yumuşak başlı, Yardım, Kurtuluş Müjdecisi ise iyi olan karakterlerden birkaçı. Yıkım Şehri, Boş Gurur ülkesi, Umutsuzluk Batağı ise hem başkarakterler hem de yan karakterlerle birlikte aynı şekilde romanın okuyucusu için alegorik anlatıma uygun şekilde somutlaştırılmış mekânları romanın.

Yazarın kendi iman yolculuğunun belirgin etkisini gördüğümüz “Çarmıh Yolcusu”, yadsınamayacak gerçekliğini de buradan alıyor. Aynı zamanda teşvik dolu bu yolculuğu nakış nakış işliyor adeta.

Hristiyan’ın İman Yolculuğuna neden başlamak istediği sahneleniyor kitabın ilk satırlarında. Onu, elinde bir kitap ve sırtında kocaman bir yükle görüyoruz. Yüzü evine dönmüş, ağlayan ve titreyen bir adam. Ölüm mahkûmiyetini öğrenmiş her insan gibi korku dolu. Tam da bu zamanda karşısına çıkan ve ağlamasının sebebini soran Kurtuluş Müjdecisi ’ne yüreğini açıyor.

“Kurtuluş Müjdecisi: Madem buradaki hayat bu kadar çok kötülükle dolu, o halde neden ölmek istemiyorsun?

Hristiyan: Çünkü sırtımdaki bu yükün beni mezardan daha aşağılara, cehennemin içine çekeceğinden korkuyorum. Efendim eğer hapse gitmeye razı değilsem, eminim ki beni idam cezasına mahkûm edecek olan hâkimin huzuruna çıkmaya da hazır değilim. İşte bunları düşünmek beni ağlatıyor.” (Sayfa 39)

Gelecek olan bu gazaptan nereye kaçacağını bilemeyen Hristiyan’a Müjdeci, İncil’in özellikle belirttiği dar kapıyı gösteriyor. Kapı hem dar, yol gerçekten de çok zorlu oluyor Hristiyan için. Daha yolculuğunun ilk başında korkuya kapılıp kısa yoldan gitmeye çalışan Hristiyan, kendini Umutsuzluk Batağında buluyor. Bu sefer karşılaştığı kişi ise Yardım.

“Yardım: Peki ama adım atacağın yere neden dikkat etmedin?

Hristiyan: Beni öyle büyük bir korku sarmıştı ki, kestirme yoldan kaçmak istedim. Ama bu bataklığa düştüm.

Bunun üzerine Yardım: “Ver elini bana” dedi. Böylece Hristiyan elini ona uzattı. Yardım da onu bataklıktan düz zemine çıkarıp yoluna devam etmesini söyledi.” (Sayfa 44)

Yol boyunca onu çıktığı bu yolculuktan geri döndürmek isteyen, gücünü kırmak isteyen birçok engel ve saldırıyı görebiliyoruz. Ama bunların içinde en dikkat çekicilerinden biri de Şeytan’ın tüm karakter özelliklerini taşıyan –insanı ayartışı, umutsuzluğa düşürüşü, değersizleştirişiyle– Apollyon. Umudunu bu yolculuğa ve Rab’be bağlamış olan Hristiyan’ın da tüm ayartılarla nasıl mücadele ettiğini görüyor okuyucu. Bu seferki tanıklığı, Hristiyan ile Apollyon’un mücadelesinde kimin zaferli çıktığına dair oluyor.

“Apollyon: Sen O’na olan hizmetinde sadakatsizce davrandın. Nasıl oluyor da hala daha O’dan bir ödül bekliyorsun.

Hristiyan: Ey Apollyon! Hangi konuda sadakatsizlik gösterdim?

Apollyon: Yolculuğunun başında, Umutsuzluk Bataklığı’na düştüğünde, boğulmak üzereyken, cesaretini kaybetmiş ve ümitsizliğe düşmüştün. Efendinin gelip yükünü almasını beklemen gerekirken, ondan kurtulmak için yanlış yollara saptın. Uykuya dalıp en değerli emanetini kaybederek dönüyordun. Yolculuğundan bahsettiğin zamanlarda gördüklerini, duyduklarını anlatırken boş gurura kapıldın.

Hristiyan: Bunların hepsi doğrudur. Fakat benim hizmet ettiğim ve saygı duyduğum Kral merhametlidir ve her zaman bağışlamaya hazırdır. Bunun yanı sıra bu zayıflıklar daha senin ülkendeyken yer etmişti. Onları o sırada içime attım. Onların altında acı çektim, çok üzüldüm ve onlar için Kralım tarafından bağışlandım.” (Sayfa 94)

Giderek daha da şiddetlenen bu savaştan da zaferle çıkan Hristiyan, aldığı yaraları Yaşam Ağacı’ndan ona uzanan birkaç yaprakla sararak yoluna devam ediyor. Yolculuk, bu savaşı atlatsa dahi önüne çıkan başka engellerle dolu olarak onu beklemeye devam ediyor bir yandan. Çünkü kısa bir süre sonra Umutsuzluk Devi’nin Şüphe Kalesi’ne esir düşüyor. Fikret Böcek’in de kendi önsözde alıntıladığı, özellikle bu kaleden kurtuluşu, İman Yolcusuna çok önemli bir hatırlatma yapıyor. “Koynumda vaat edilen bir anahtar var ve eminim bu anahtar Şüphe Kalesi’nin bütün kilitlerini açabilir.” (Sayfa 162)

Her şeyin bittiğini, o dar kapıyı gördükleri, yolculuğun mutlu sona ulaşacağını düşündüğünüz noktada dahi, insanın ne kadar zayıf, ne kadar şüphe dolu, kolay unutan, çaresiz bir yapıya sahip olduğunu, okuyucuyu ikaz edercesine sunuyor Bunyan. O kapı ile kendisi arasında geçmesi gereken ırmağın, sadece Kral’a olan imanıyla derinliğinin değişeceğini öğrenen Hristiyan, başka hiçbir yardımın ona ulaşmayacağını duyduğunda yaşadıkları, Bunyan’ın kaleminde şöyle sıralanıyor:

“Bu sözlerin ardından yolcular suya doğru ilerlediler. Irmağa girer girmez Hristiyan suya batmaya başladı. Dostu Umutlu’ya dönüp, feryatlar içinde; ‘Beni engine, denizin ta dibine fırlattın!’ diye bağırdı.

Umutlu: Cesur ol kardeşim, ben ırmağın dibine ayaklarımı basıyorum. Çok sağlam!” (Sayfa 212)

“Ah kardeşim! Eğer ben de senin gibi olsaydım mutlaka Tanrı şimdi bana da yardıma gelirdi. Ama günahlarımdan dolayı beni tuzağın içine bıraktı ve beni terk etti.

Umutlu: Kardeşim sen kötüler için söylenmiş olan, ‘onlar acı nedir bilmezler, bedenleri sağlıklı ve semizdir. Başkalarının derdini bilmez, onlar gibi çile çekmezler’ ayetini unutuyorsun. Bu ırmağın içinde çektiğin sıkıntılar ve rahatsızlıklar, Tanrı’nın seni terk ettiğini göstermez. Bu sıkıntılar, şimdiye kadar elde ettiğin RAB’bin iyiliklerini anımsayıp anımsamayacağını, sıkıntılarda O’na güvenerek yaşayıp yaşamayacağını denemek içindir.” (Sayfa 213-214)

Hristiyan nihayet, bu iman mücadelesi içinde İsa Mesih’i görüyor ve “Suların içinden geçerken seninle olacağım, ırmakların içinde geçerken su boyunu aşmayacak” (Sayfa 214) sözleri ile son engeli de aşıyor.

Bunyan kitabında sadece bu yolculuğun rotasını çizmiyor. Hristiyan’ın ailesini de daha sonrasında yolculuğa katarak İsa Mesih’in çarmıhta yaptığı işi, Bayan Hristiyan’ın oğlunun hastalanması ve iyileştirilmesi aracılığıyla gösteriyor.

Beelzebul’un bahçesindeki meyveden yiyerek hastalanan Matta’ya doktor, İsa Mesih’in etinden ve kanından hazırlanmış ilacı veriyor. Çocuğun oruçlu olarak, tövbe ve gözyaşları içinde içmesini gerektiğini de ekleyerek. Matta iyileştikten sonra bütün bunların nasıl başına geldiğini, nasıl iyileştiğini öğrenmek ve daha çok bilgiye sahip olmak için Hikmet adındaki adamla konuşmaya başlıyor.

“….

Matta: Mum yanarken, alev her zaman fitile yapışık oluyor. Bu ne anlama geliyor?

Hikmet: Lütuf insan yüreklerinde tutuşmadıkça, bizde gerçek yaşamın ışığı olmaz!

Matta: Mumun ışığının sönmesini engellemek için fitil, yağ ve benzeri şeyler kullanılır. Bunun bir anlamı var mı?

Hikmet: Bedenimiz, canımız, ruhumuz ve sahip olduğumuz her şey Tanrı’nın yüreklerimizde yaktığı lütuf ateşini korumak için kullanılmalı, yani bu lütfun hizmetinde çalışmaları gereklidir. Bu da bunu temsil ediyor.

Matta: Kaşıkçı kuşunun, gagasıyla kendi göğsünü yaralaması neyi simgeliyor?

Hikmet: Kaşıkçı kuşu bunu, yavrularını kendi kanıyla beslemek için yapar. Mesih de kendi yavrularını, yani kendi halkını kendi kanıyla ölümden kurtaracak kadar sevmiştir.” (Sayfa 301)

 

Bunyan özellikle bu sohbetle kitabı hedefine ulaştırıp, başladığı yapının çatısını da kuruyor. Bize de, yeni okuyucular için yine Bunyan’ın sözlerini eklemek düşüyor.

“Gerçek cesareti kim görmek istiyor? Gelsin ve Kahraman’ı görsün o zaman!” (sayfa 382)