“Tanrıkadın” Feyza Hepçilingirler…

Türkçenin gerçek savunucusu, edebiyatın düşündüren, gülümseten, ama aynı zamanda sivri kalemi ile rahatsız da eden yazarı, eğitimimizde büyük bir paydaya sahip  akademisyeni…  Benim için ise tüm bunlara ek olarak, dostum, ablam Feyza Hepçilingirler…  Yaklaşık bir sene önce yaptığımız keyifli  sohbet, tam da bugün  onun doğum gününde bizlere hediye olsun.

-Klasik bir soruyla başlamak gerekirse, neden bu mesleği seçtiniz?

Edebiyatı sevdiğim için. Öğretmenliği değil edebiyatı seçtim aslında ben. Edebiyat fakültelerini yazdım, tercih ettim sadece. O zaman İ.Ü. Edebiyat Fakültesi önemliydi. Diğerleri ya açılmamıştı ya da yeteri kadar önem kazanmamıştı. Orayı kazandım, geldim başladım. Öğretmenlik daha sonra oldu. Edebiyat fakültesinden öğretmen çıkıyordu herhalde o zaman da ama ben başladıktan 1 ay kadar sonra yüksek öğretim kurumunun sınav açtığını duydum o sınava girdim böylece yurt problemimi halletmiş oldum, yüksek öğretmen okuluna geçtim orada iki okulda birden okudum diyebilirim. Orada da gece dersleri vardı, meslek dersleri, öğretmenlik dersleri. Böylece öğretmen olmaya da karar vermiş oldum. Öğretmenlik mesleğini de hep fedakarlık mesleği diye de anlatırlar, öyledir. Ama ben ödüllerini de topluyorum doğrusu şimdi. Sadece fedakarlık, bir dönem fedakarlık yapıyorsunuz o fedakarlık nedir,  maddi olarak yani. Zaten öğretmenlik yapmayı göze alan bir insan çok para kazanmayacağını da bilir. O yüzden ben ona da fedakarlık diye bakmıyorum. Ama bir süre sonra o geri dönüşler öğrencilerle karşılaşmalar öğrencilerin sevgileri insana öyle bir yaşama sevinci veriyor ki, daha geçen hafta cumartesi ya da Pazar günüydü yine bir belediye otobüsünde arkalarda oturan bir hanım yanıma geldi, “Affedersiniz siz Feyza hanım mısınız?” diye. “Evet” dedim. Karataş lisesinde okutmuşum. Bundan kaç yıl önce 30 yıl önce. O işte orayı bitirmiş üniversiteyi okumuş, çalışmış, emekli olmuş, şimdi çocuklarının okuması için İstanbul’da ve beni gördüğü için ağladı. Sokağın ortasında öyle hüngür hüngür ağlayan bir insan, “Sizi ben çok özlemiştim, çok arıyorum” falan diye, “Bırakmayacağım peşiniz artık.” Bu işte en büyük ödül. Meslek seçimi böyle oldu. Pişman değilim öğretmenliği seçtiğim için. Düşünüyorum başka hiçbir işi bu kadar iyi yapamazdım herhalde. Bir anlamda kişiliği ile de bütünleşiyor bir süre sonra insanın yaptığı iş. Kişiliği ona yansıyor yaptığı iş kişiliğine yansıyor böyle bir bütünlük oluşuyor.

Yazar olarak ise, ben öğretmenliği değil edebiyatı seçtim derken, yazar olmak için başka ne yapılır bilmiyordum. Çevremde de ben yazar olmak istiyorum ne yapmalıyım acaba diye gidip akıl danışacağım hiç kimse yoktu. Kendi kafamda düşündüm ki herhalde edebiyat okunur. Başka ne yapılacak yani. Edebiyat okunur. O yüzden edebiyat fakültelerini tercih ettim. Listeye sadece onları yazdım. Ama edebiyat fakülteleri yazar olmamı sağlamamıştır tam tersine çok geciktirmiştir. Çok geciktirmiştir. Çünkü edebiyat fakültesinde benim gibi birçok kişinin oraya yazar olmak için geldiğini meğer hocalar biliyorlarmış zaten. Ve oraya gelenlerin cesaretini kırmak için ellerinden geleni de yaparlardı. Yani her güzel şey yazılmıştır sizden hiç kimse bir şey yazmanızı beklemiyor. Mesela çok sık duyduğum laflardan biri buydu: siz sadece yazılmış olan eserleri incelemekle yükümlüsünüz, buraya şair olmak için yazar olmak için geldinizse boşuna geldiniz gibi. Bu benim en azından bir 10 yıllık gecikmeme yol açtı. Çünkü o kadar böyle kafamıza kazır gibi söylenen yinelenen laflardı ki bunlar bir süre sonra evet, kimse benden yazmamı beklemiyorsa, yazmamalıyım diye düşünüyor insan. 10 yıl sonra kendi kendime bunun alternatifini oluşturdum. Başka bir düşünce geliştirdim. Dedim ki yani, evet herkes yazabileceğinin en güzelini yazmış olabilir ama benim yazacağımı kimse yazamaz. Benim yazacağımı ancak ben yazabilirim. Ama bu düşünceyi oluşturmam 10 yıl sürdü. Ondan sonra yavaş yavaş cesaretimi topladım ve yazmaya başladım. Yazmak için de şanslı bir konumda şanslı bir ortamda değildim açıkçası. Çünkü çevremde yazar çevirmen gibi entelektüel insanların bulunması bir yana doğru dürüst okur bile yoktu. Babam ortaokul mezunu, annem ilkokul mezunu, kardeşlerim bir kardeşim liseden, öbürü ortaokuldan terk. Yani doğru dürüst okurun bile olmadığı bir aile ortamında. Edebiyat ortamı bir çok sanatın olduğu gibi merkezi İstanbul’da olan bir ortam. O merkezden de uzak İzmir’de. İzmir de edebiyatın taşrasıdır, sanatın taşrasıdır. İzmir’de bir şeyler yazıyorsunuz ve onu edebiyat dukalığı olarak İstanbul’a kabul ettirmeye çalışıyorsunuz. Zor işler bunlar. Ama öyle bir şeyle sebat ile yola çıktım demek ki. Bir anlamda varlığımı ödüllere çok borçluyum çünkü başka türlü adımı duyuramayacağımın da farkındaydım. O yüzden birçok yarışmaya katıldım. Birçok ödül aldım. Yavaş yavaş adımı duyurdum. Yerleştim, belli bir yer edindim.

 

-Yazarlık süreci içinde kadın olmanızla ilgili bir engellemeyle karşılaştınız mı?

Kadın olmamla ilgili çok büyük engellemelerle karşılaştığımı söylersem haksızlık etmiş olurum doğrusu. Hatta bazen kadın olmanın şöyle avantajlarını da yaşadım. İşte çok ciddi bir tartışma programı, bir de kadın bulunsun deyip kadın kontenjanından oralara davet edildiğimi hissettim. Yani sadece bu bilgi ve bu donanımla erkek olsaydım oraya davet edilmeyecekken, benden daha fazla tercih edilecek başka kişiler olabilecekken sadece kadın olduğum için öyle yerlerden davetler aldığım, katıldığım falan da oldu. Kadın olmanın avantajı bu. Ama bir takım çok dillendirilmeyen dezavantajları da var. Bir kere genç ve güzel bir kadınsanız girdiğiniz çevre ilk önce sizin yazarlığınızla falan ilgilenmez değil mi? Güzelliğinizle ilgilenir. Nasıl yararlanabilirim düşüncesiyle ilgilenir. Dolayısı ile kadınlığı kullanarak bir yerlere gelmek dünyanın her yerinde kolaydır, Türkiye’de de kolaydır. Edebiyat ortamında da kolaydır. Ama tabi eğer bu yolu seçmiş biri olursa onun gideceği yer maalesef üç beş karış ilerisidir. Üç beş karış sonra daha genç, daha güzel  biri gelir ve onun yerini alır. Parlayıp sönen mum alevi gibi edebiyatımızda sık sık da görülen olaylar bunlar. Onun dışında kadın olarak kendinizi kabul ettirmeniz bilek gücünden, kalem gücünden, beyin gücünden geçiyor ve kimsenin itiraz edemeyeceği şeyler yazmanız gerekiyor yani. Kadın olmasına rağmen yazdı falan gibi değil, bak kadın ama yazıyor gibi değil. Hodri meydan, işte ben buyum bunları yazıyorum, buyurun demek, bu cesareti göstermek gerekiyor. Bir de mesela erkeklerin böyle kafa kafaya verip, dedikodu ettikleri, sohbet ettikleri, içki içtikleri belli yerler var. Oralarda kendilerini kayırmayla da ilgili bir takım dolaplar döner. Al gülüm ver gülüm. Mesela ben senin yeni romanını eleştirdim, övdüm daha doğrusu. Artık sen de benim son kitap hakkında iki satır bir şey yazarsın gibi. Kadınlar bundan da biraz uzak kalmak zorunda. Çünkü o meyhane dedikodularına katılırsanız adınız başka türlü çıkar. Katılmazsanız da bu al gülüm ver gülüm hesabında olamazsınız onun içine giremezsiniz. Kadın olmanın artıları da var, eksileri de var. Bir kere şöyle bir şey söylemek herhalde yanlış olmaz. Türkiye’de başarı kazanmış ve belli yerlerde bulunan kadınlar herkes emin olsun ki oraya dişiyle tırnağıyla kazıyarak gelmiştir. Çünkü bir erkeğin katlanacağı zorluklardan çok daha fazlasına katlanmıştır,  ancak öyle oraya yükselmiştir. Yani bir erkeğin ödeyeceği bedelden daha fazlasını ödemiştir. O nedenle hangi alanda olursa olsun, başarılı olmuş kadınların çoğu doğrudan doğruya takdiri hak eden kadınlardır diye düşünüyorum. Kendim için demiyorum ama birçok kadın için aynı şeyi iddia etmek mümkün.

Şu anda akademisyen olarak da çalışıyorsunuz. Bir kadın olarak akademide karşılaştığınız zorluklar var mı?

Kadın olarak hani işte duygusal taciz dedikleri şey. Düşünmemiştim hiç ama biraz önce konuşurken aslında ya ben hiç yaşamadım demeye çok hazırdım. Yaşamışım aslında. Yaşamışım çünkü 1984 yılında 13 yıllık öğretmenim. Buca eğitim fakültesinde görevliyim ve sıkıyönetim benim Ege Bölgesi sınırları içinde görev yapmamı yasaklıyor, ege bölgesi için tehlikeli olduğumu duyuruyor. Dolayısı ile görev yapamaz halde bir iki ay hiçbir iş yapmadan maaş almak gibi onur kırıcı bir durumda kalıyorum. Daha sonra da YÖK beni Karadeniz Teknik Üniversitesine gönderiyor. Şimdi bu Karadeniz Teknik Üniversitesinde görevlendirilmem tam bir duygusal taciz olayı. Çünkü o yıl oğlum ortaokula Snt. Jozef Lisesine başlıyor birinci yılı. Kızım ilkokula başlıyor birinci yılı. Ve ben iki çocuğumu da okullarının ilk yılında bırakıp, Trabzon’a gitmek zorundayım. O zaman da düşünmüştüm yani bu bunu “nasıl olsa gitmez” diye böyle bir ceza verdiler. Çünkü bırakılmaz yani çocuklar o durumda, üstelik Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna, İzmir’den  Trabzon’a gidiyorsunuz. Gidilmez ve bu istifaya zorlamak idi. Ben inat ettim gittim. Orada çalışmayı denedim falan, ama baktım ki orada da benim geleceğim belli bir zaman dilimi var. Belli bir zaman sonra orada da işime son verilecek ve Trabzon’da herhangi bir liseye tayinim çıkacak İzmir’e dönmem yine mümkün olmayacak, yine istifa etmek zorunda kaldım. Böylece üniversitede çok daha büyük çalışmalar yapacakken, yani işte genç bir insan, 13 yıllık bir hocasın ve yapacağın bir yığın çalışma var önünde ama kendi isteğinle ayrılmış gibi görünüyorsun. İstifa ederek ayrıldım çünkü. İstifa ettiğim için dönüp hak arama şansım da olmadı. Atmadı ki beni kimse, ben kendi isteğimle ayrıldım. 17 yıl tekrar üniversiteye dönmedim. O arada kim bilir kalsaydım ne çalışmalar yapacaktım üniversite bünyesinde ama olmadı. Ve yeniden dönmem son zamanlarda dershanecilikten biraz sıkılıp bunaldıktan sonraki dönemdir. Artık iş işten geçmiş durumda. Akademik anlamda başka şeyler yapmak için artık zaman yok, fırsat yok. Olanak yok. Hiçbir şey yok. Böylece benim mesleki kariyerime el konmuş oldu. Engel olunmuş oldu yani. Duygusal taciz, evet en kralını yaşamışım aslında. Bütün bir yaşamın böyle yolunu değiştiren yönünü değiştiren bir taciz olayı yaşamışım. Üstelik de hiç kimseye hiçbir şekilde neden diye soramadığımız bir dönemde 12 Eylül döneminde. Suçum neydi ki böyle bir cezaya çarptırıldım bunu hiç kimse soramıyordu dolayısı ile ben de soramadım elbette.

 

-Başka bir açıdan kadın yöneticilere karşı genel bir yargı da var bir yanda. Hani daha kaprislidirler, daha hırslıdırlar da onlardan uzak durulmalıdır. Erkek yönetici ile çalışılır da kadın yönetici biraz risktir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kadınları gözü kapalı yüceltmek çok da tarafsız bir söylem olmaz. Aslında kadınların illegaliteye itilmiş varlıklar olduğunu da düşünüyorum ben. Mesela ben anlatırken kadın kahramanları tercih etmemim ana nedeni  kadınların göründükleri gibi olamamalarıdır. Yani bir kadın gülüyorsa mutlu olduğu için gülüyor olmayabilir. Ağlamamak için gülüyor olabilir tam tersine.  O yüzden görünen yüzleri ile gerçek yüzleri arasında kadınların fark vardır. Sürekli olarak mücadele içindedirler. Bu mücadelede birebir bir  durumu pek yeğlemezler. Çünkü birebir yani karşıda bir erkek var ve erkekle kıyasıya bir mücadeleye giremez kadın. Her şeyden önce kol gücüne sahip olmadığı için. O zaman biraz saman altından su yürütmek, biraz fesatlık, azıcık kıskançlık, onu ona çekiştirip, öbürü ile arasını açmak böyle entrikalar kurmak vs. yapmadığımız şeyler değildir kadın milleti olarak. Dolayısı ile kadın yöneticilerden korkulması boşuna değil. Bir kadının yöneticilikte kalmak için verdiği mücadele bir kedinin tutunduğu o halıdan düşmemek için tırnaklarını geçirmesi gibi bir mücadele. Oradan tırnaklarını çekerse bilir ki yere düşecektir kedi. Kadınınki de böyle bir şeydir. Hakikaten kızdırmaya gelmez. Tehlikeli olabilir.

 

 

-Romanlarınızda kahraman olarak kadınları seçtiğinizden bahsettiniz. Sizin kadına karşı bakışınız nedir, gözleminiz?

Ben mesela kadınları yılgın olarak canlandırmak istemiyorum. Başlarına gelen bir yığın kötü olay, bir yığın felaket bile olsa benim kadınlarım daha cesurdur. Mücadelecidir. Yıkılmaz yani, kolay kolay yıkılmaz. Ve bunlarla kadınlara ders vermek falan gibi bir amacım yok. Ama biraz ben de öyleyim. Yoksa şöyle bir bakıyorum. Bir insanı yıkabilecek bir yığın şey gelmiş benim başıma. Daha 20 yaşındayken annemi kaybetmişim. Üstelik annem intihar ederek ayrılmış dünyadan. Yani 20 yaşında daha işte gencecik bir insansınız böyle bir darbeyle karşılaşınca bir daha hiçbir şey yapacak gücü bulamaya bilirsiniz kendinizde. Oysa ben oradan silkinip yeniden hayata dört elle sarılmışım. İki çocuk büyütmüşüm. Onların her türlü külfetini, masrafını karşılamışım. Dolayısı ile kendi yaşamımda verdiğim mücadeleyi, bütün kadınların da verebileceğini düşünerek kadınları böyle çiziyorum. O romanı o öyküyü okuyan kadın da, yerlere serilmesin, yılgınlık içinde, çaresizlik içinde yıkılmasın ve kendinde de o gücün var olduğunu fark etsin, keşfetsin istiyorum. Bunu istemesem bile, böyle bir etkisi olduğunu görüyorum. Mesela “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar”  bir öğretmenlik romanıdır. O romanı okuyup, yapmaya bir türlü cesaret edemediği, ailesinden ayrı bir eve taşınmak gibi bir işi yapan kadınlar oldu. Yani ben onları hiçbir zaman romanda ‘hadi yapabilirsiniz’ demedim, böyle bir gaz vermedim ama o romanı okuyunca ‘evet, yapabilirim, ayrıla bilirim, ailemi ikna edebilirim. Ben artık başka bir hayatım olsun istiyorum’ diye karar veren ve bu kararın arkasında duran kadınlar bana teşekkürler yazdılar daha sonra. Bir edebiyat eserinin de verebileceği en çok budur. Yani kararlı azimli kadınları anlatmayı seviyorum daha çok. Daha doğrusu kadınların çoğunun da öyle olduğunu da biliyorum. Belki çok üst düzey burjuva kadınlarında en küçük bir olay karşısında yıkılma içe kapanma, melankolik bir tavır, hayattan elini eteğini çekme falan gibi şeyler görülebilir. Ama genel olarak ‘kadın’ adı altında düşündüğümüz kesim Anadolu kadını demiyim, ama kadın olarak düşündüğümüz kesim daha sağlamdır ve daha sağlam basar yere. Mücadelecidir. Kolay kolay yıkılmaz gerçekten.

 

-Şunun da etkisi var sanırım. Kadınların hep ev hanımıydı. Ama şimdi çalışan ev hanımı. Ev hanımlığı devam ediyor ama çalışmayı da onun üstüne eklediler. Dış dünyayla tanışmaları daha güçlü kıldı onları, daha mücadeleci kıldı.

Kimin lafıdır hatırlayamayacağım şimdi ama karşılaşılan güçlük o insanı yıkmamışsa kuvvetlendirir. Öyle çalışan bir kadın aslında iki kişinin yaşamını birden yaşıyor demektir. Bir erkeğin yaşamını. İş  yaşamında bir erkekle başa baş çalışıyor. Bir ev kadının yaptığı bütün ev işlerini de yapıyor. İki kişilik bir iş yükü olmasına rağmen, yine de daha mücadeleci ve hayatın içinde yer aldığı için de öyle evine kapanıp evden dışarı çıkmaya korkan kadınlardan falan olmayan bir kadın tipi çıktı ortaya ki kadınların kazandığı bir zafer bu gerçekten. Evet iki kişilik yaşıyor, iki kişilik yoruluyor ama bunun karşılığını da alıyor. Güç olarak alıyor. Daha güçlü, daha kendine güvenli kadınlar var artık dünyada.

 

-Peki Türkiye’de kadın aydın olmak nerede durmayı gerektiriyor?

Türkiye’de kadın aydın olmak bir kere nerede durmayı gerektiriyordan önce, yaşlanmayı gerektiriyor. Gerçekten yaşlanmayı gerektiriyor, her şeyi göze alabilecek bir konuma gelmeniz gerekiyor. Her şeyi göze almak için varsa çocuklarınız onları büyütmüş olmanız ve onların sorumluluğunu üstünüzden atmış olmanız gerekiyor. Ailenizi sizsiz de yürüyebilir hale getirmeniz gerekiyor ki hapse girerseniz, gözaltına alınırsanız, tutuklanırsanız, başınıza bir hal gelirse, onlara bela bulaşmasın diye. O yüzden kadının öncelikleri var. Yani kadın olmaktan gelen öncelikleri var. Çocukları, evi, ailesi, kocası vs. bunları tehlikeye atmamak için aydın da olsa kadın belli ve çok tehlikeli olmayan bir noktada durmayı tercih eder. Bu onun cesaretsizliğinden dolayı değildir. Kadınlar son derece cesurdur ama bu cesareti gözü kapalı bir biçimde bir erkeğin korkusuzca kavgaya atılması gibi gösteremez. Çünkü kavgaya atıldığı anda kendisiyle beraber bilir ki yalnız kalırlarsa yaşamlarını sürdüremeyecek olan bir çok kişiyi de tehlikeye atmış olacaktır. O yüzden daha temkinli davranır. Ama yaşlandığı zaman gözü karadır. Yine tabii kaybedecekleri ile bir hesabın içine girmesi değer mi diye bir hesap yapması anlayışla karşılanması gereken şeyler. Yoksa yaşlı kadınlar da ölümden korkarlar mesela. Niye korkmasınlar ki? Çok az zamanları kalmıştır. Dolayısı ile o kalan zamanı da ben aslında o değilim buyum diye yeniden kim olduğunu kanıtlama savaşı uğruna harcamak istemezler. Onların yine çok tehlikeli olan şeylerden biraz geri durmalarını anlayışla karşılamamız gerekir.

 

-Bu keyfili sohbet için çok teşekkürler

Rica ederim…

“Tanrıkadın” Feyza Hepçilingirler…” için bir yorum

  1. Güzel bir söyleşi, çok teşekkürler. Feyza hanımın bilenmiş gücünün kaynağını anladım metni okuyunca.
    Çok sevgiler.

Yorumlar kapatıldı.